Nefsin Merhaleleri[1]

 

ALTINOLUK- Kur’an’ı Kerim’de nefsin çeşitli merhalelerinden bahsedilir. Mü’min bu merhale­leri nasıl kateder?

BAYINDIR- Merhale, hedefe ulaşmak için ge­çilmesi gereken konak yerine denir. Tasavvufta nefsin yedi merhalesinden bahsedilir. Bunlar nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülheme, nefs-i mutmainne, nefs-i râziye, nefs-i merziyye ve nefs-i kâmile’dir. Nefs-i kâmile dışındakilere Kur’an’dan delil getirilmeye çalışılır. Ama Kur’an-ı Kerim nefsin merhalelerinden bahsetmez. Şimdi Altınoluk’un yayınladığı bir kitaptan alıntı yaparak konuyu ele alalım[2]:

Kitapta deniyor ki; “Nefsin manevî yükselişteki mertebeleri değişik şekillerde tasnif edilmiştir. Bazıları üçlü, bazıları beşli, bazıları yedili tasnifler yapmıştır. Emmâre, levvâme, mülheme, mutmeinne, râziye, merziyye ve kâmile gibi.”

Bunlar delili olmayan iddialardır. Nefsin ma­nevi yükselişini Allah’tan başka kim takip edebilir. Bu konuda kendini karar verme mevkiinde gören bir şeyh, bir münafığı pek yüksek bir mertebede göremez mi? Nitekim Kur’an-ı Kerim bize Hz. Peygamberin münafıkları tanıyamadığını bildir­mektedir. Ayet şöyledir:

“Çevrenizdeki kimi çöl Arapları münafıktır. Medine halkından da münafıklığa iyice alışmış olanlar vardır. Sen onları bilmezsin, onları biz bili­riz. Onlara iki defa azap ede­ceğiz; sonra da onlar büyük bir azaba itileceklerdir.” (Tevbe 9/101)

Bazı münanfıklar Hz. Peygamberin hoşuna giderdi. Eğer münafık olduklarını bilse onlardan hoşlanır mıydı? Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Münafıkları gördüğün zaman kalıpları ho­şuna gider. Konuşurlarsa sözlerini dinler­sin. On­lar da­yalı odunlara ben­zerler. Her kopan gürül­tüyü kendilerine karşı sanırlar. İşte düşman on­lardır. Onlardan sa­kın. Allah onları kah­retsin, nasıl dön­dürülüyorlar.”  (Münafikûn 63/4)

Şimdi nefsin merhaleleri ile ilgili ifadelere ba­kalım:

“Nefs-i emmâre: Münker ve günah olan şey­leri işlemeyi teşvik ve emreden nefistir. Kur’an’daki: “Çünkü nefs, kötülüğü şiddetle em­reder.”[3] âyet-i kerimesi nefsin bu makamına işa­ret eder.”

Bu ayet, Hz. Yusuf’un kendi nefsi ile ilgili sözlerini haber verir. Ayetin tamamı şöyledir:

“Ben nefsimi aklamam, çünkü nefis kötülüğü emreder durur. Ama Rabbimin esirgediği olursa o başka.  Benim Rabbim çok bağışlar ve çok esir­ger.” (Yusuf 12/53)

Nefs-i emmâre her insanda olur. Ayete göre Hz. Yusuf gibi büyük bir peygamberin nefsi de nefs-i emmâredir. Zaten insanın canı günahı çekmese ondan kaçınmanın ne anlamı olur.

Ayetin metni de önemlidir. “Nefis kötülüğü emreder durur.diye tercüme edilen, İnne’n-nefse le emmâretun b’is-sû” isim cümlesidir. Arapça’da isim cümlesi sübut ve devam ifade eder. Yani isim cümlesi ile ifade edilen hüküm bir zamanla sınırlı olmaz. Başına inne ve haberine te’kid lamının gelmesi de bu konuda doğabilecek şüpheleri ortadan kaldırmaya yöneliktir. Yani ayet, nefsin, kötülüğü emredip durma özelliğinin kalıcı ve sürekli olduğunu ifade eder. 

İkinci merhaleye nefs-i levvâme konmuştur. Kitabın ifadesi şöyledir:

Nefs-i levvâme: Yaptığı kötülüklerin akabinde zaman zaman pişmanlık duyan, sahibini münkere mülâzemetten dolayı ayıplayan ve tevbeye temâ­yül gösteren nefstir. Adını Kur’an’daki: “Levvâme (pişmankâr) nefse and olsun.”[4] ayetinden alır.

İnsan zaman zaman nefsine uyar ve yanlış davranışlar yapar. Eğer bunlara üzülüyor ve sık sık pişmanlık duyuyorsa bu Allah’ın beğendiği bir durumdur. Allah Tâlâ şöyle buyurur:

Hayır! Yemin ederim o Kalkış gününe.

Hayır hayır ! Yemin ederim o kendini kınayıp duran nefse (nefs-i levvâmeye).

insan şöyle mi hesabediyor, onun kemiklerini derleyip toparlayamayız?

Öyle bir toparlarız ki, parmaklarını bile aynı duruma getirmeye gücümüz yeter. (Kıyame 75/1,2,3,4)

Üçüncü merhaleye nefs-i mülheme konmuş­tur. Kitabın ifadesi şöyledir:

Nefs-i mülheme: İlhâm ve keşfe mazhar ol­maya başlayan, neyin hayır, neyin şerr olduğunu idrak edebilme melekesine sahip, şehvet istekle­rine karşı kısmen direnme gücü bulunan nefstir. Adını “And olsun nefse isyânını ve itâatını ilhâm edene.”[5] âyetinden alır.

Nefsin bir noktadan sonra ilham ve keşfe mazhar olacağına inanmak insanı şeytanın oyuncağı yapar. Şeytanın vesvese ve saptırma­ları ilham ve keşif sanılmaya başlar. Büyüklerin ağzından çıkan her söz, Allah’ın ona ilhamı sayı­lır ve tartışmasız kabul edilir. Nitekim bu inanç, Allah ve Resulüne iftiralarla dolu nice kitapların kutsallaştırılmasına yol açmıştır.

İlham, Allah’ın, kulunun kalbine bir şey do­ğur­masıdır[6]. Allah’ın ilhamı olmasa in­sanoğlu ilerle­yemez. Bütün ilmi gelişmeler ve ke­şifler Allah­‘ın ilhamıyla olur. Ama bu, Müs­lümanlara has değil­dir. Kâfirler de ilham alır.

İlham, Kur­‘an’da yalnız bir yerde geçer. Allahu Teâlâ şöyle buyurur:

“(Nefse) isyankâr­lı­ğını ve takvâsını ilham ede­nin hakkı için, onu  arındıran gerçekten um­du­ğuna kavuşmuş, kirle­tip karartan da kaybetmiş olur.” (Şems 91/8-10)

İsyankarlık, kişinin Allah’a, in­sanlara veya kendine karşı yanlış davranışıdır. Böyle biri, hem isyandan önce hem de sonra huzursuzluk duyar. Buna iç sıkıntısı veya vic­dan azabı denir.

Günah karşısında insan önce irkilir, sonra, ya vazgeçer ya da günaha dalar. İşte insanı irkilten, Al­lah Teâlâ’nın “(Nefse) is­yankârlığını il­ham et­me­si”dir. Merhameti sonsuz olan Rabbimiz gü­nah işleyecek olana son bir ih­tarda bulunarak “isyana giriyorsun, dikkat et.” demiş olur. İsyan­dan sonra da kendine bir iç sıkıntısı vererek onu tev­beye teşvik eder.

Yusuf aley­hisselamı Züleyha’dan uzaklaştı­ran bürhan, Allah’ın “(Nefse) isyankârlığını il­ham  et­mesi” olmalıdır. Yusuf sure­sinin 24. âyetinde şöyle buyruluyor:

“And olsun ki, kadın ona meyletti. Eğer Rabbinin bürha­nını gör­me­seydi o da kadına meylede­cekti...”

Bu irkilme Müslüman olmayanlarda da olur. İşlediği bir cinayetten sonra, vicdan azabından kurtulmak için gidip teslim olan insan sayısı az değildir

Müslümanlığa karşı olmak en büyük suçtur. Bu durumda olan herkes içten ra­hatsız olur ve sıkıntıya düşer. Bu yüzden  “Zaman olur kâ­firler, keşke müs­lüman olsalar, diye iç geçirirler.” (Hicr 15/2)

Günahtan sonra de­vam eden vic­dan ra­hatsız­lığı da ki­şiyi pişmanlığa ve tevbeye yö­nelten il­ham­dır. işte Allah’ın merha­metinin bü­yük­lüğü!

Takvâ, nefsi fenalıktan korumak demektir. Kişi, Allah’a karşı, in­san­lara karşı ve kendine karşı fe­nalık yapmamalıdır. Bu onu dün­yada töhmet altına girmek­ten, ahirette de cehen­nem aza­bın­dan korur. insan, bu iyi davranışlarının neşe­sini içinde duyar. İşte bu neşe Allah’ın ilha­mıdır. İyi davrananlarda görü­len iç hu­zuru ve kararlılık bu ilha­mla olu­şur.

Vabısa b. Mabed di­yor ki, Hz. Muhammed sallal­lahu aleyhi ve sellem’e git­tim buyurdu ki; “iyi­likten ve günahtan sormak için mi geldin?

Evet, dedim.

Parmaklarını bir araya getirerek göğsüne vurdu ve üç kere şöyle dedi:

“Nefsine danış, kalbine danış Va­bısa! iyilik, nefsin yatış­tığı, kalbin yatıştığı şeydir. Günah da içe dokunan ve göğüste te­reddüt do­ğuran şeydir. İsterse in­san­lar sana fetva vermiş, yaptığını uy­gun bul­muş ol­sunlar.[7]

Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:

“Seni işkillendiren şeyi bı­rak işkillendirmeyene geç. Çünkü doğru­luk iç hu­zuru verir, yalan da şüphe ve te­reddüt doğu­rur[8].”

İçe doğan şey, şeytan ves­vesesi de olabilir. Çünkü o, “insana ves­vese veren, onların içini karıştıran”[9]  varlıktır. Bazıları şeytan vesvesesini keşif ve ilham zanneder de sapıtır. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah bir takımını yola getirdi, bir takımı da sapıklığı hak etti. Çünkü onlar Allah’tan önce o şeytanları evliya edindiler. Üstelik kendilerini doğru yolu tutmuş sanırlar. (Araf 7/30)

İlham ile vesveseyi ayırmak için içe gelen şeyi Allah’ın emir ve yasakları yönünden denet­lemek gerekir.

İşte nefs-i mül­heme budur. Mü’min-kâfir, her­kesin nefsi nefs-i mülhe­medir. Allah ona, isyan­karlığını ve takvâsını ilham ettiği gibi başka şey­leri de ilham eder.

Dördüncü merhaleye nefs-i mutmainne, be­şincisine nefs-i râziye, altıncısına da nefs-i merziyye adı verilmiştir. Kitabın konu ile ilgili ifa­desi şöyledir:

Nefs-i mutmainne: Kötü ve çirkin sıfatlardan kurtulup güzel ahlak ile hemhâl olan nefistir. Bu nefs, Cenâb-ı Hakk’ın tevfik ve inâyetiyle sekînet ve yakîne mazhar olarak ıstıraplardan kurtulur. Bu makamda beşeriyet fenâ bulup “Nûr-i Mu­hammedî” zuhur ettiğinden nefs, hitâb-ı ilâhîye mazhar olur: “Ey itmi’nâna ermiş itâatkar nefs!”[10]

Nefs-i râziye: Kendisi hakkında tecellî eden kazâ hükümlerine tereddütsüz teslim olup rızâ gösteren nefsin makamıdır. Bu makam, sâlikin esrâr-ı ilâhiyyeye muttali olduğu makamdır. Kur’an’daki: “Dön Rabbine, sen O’ndan râzı ola­rak.”[11] âyeti bu makama işarettir.

Nefs-i merziyye: Allah ile kul arasında rızânın müşterek bir vasıf olduğu, kulun Allah’tan, Al­lah’ın kuldan râzı olduğu makamdır. Yukarıda geçen âyetin devamı olan: “Rabbin de senden râzı olarak” ifadesi bunu göstermektedir.

Nefsin bu üç merhalesini gösterdiği iddia edi­len ayetler, Fecr Suresinin 27 ve 28. Ayetleridir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Sen, ey mutmain olan (huzura kavuşan) nefis!

Sen Rabbına dön, sen ondan razı; o, senden razı.

Haydi kullarım arasına katıl,

Cennetime gir.

Bu ayetler, Kıyamet günü Allah Teâlâ’nın müslüman kuluna yapacağı hitabı bildirir. Bunla­rın öncesine bakan hiç kimse bu konuda şüphe edemez. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

Hayır hayır! Yer un ufak ve dümdüz olunca,

Rabbının buyruğu gelip melekler sıra sıra di­zilince,

O gün Cehennem getirilmiş ve o gün insanın aklı başına gelmiş olur. Ama o akıllanma nesine yarar ki?

Der ki: “Ah! Ne olurdu, bu hayatım için önce­den bir şeyler yapmış olsaydım!”

Artık o gün Allah’ın edeceği azabı kimse edemez.

Onun vuracağı bağı kimse vuramaz.

Sen, ey huzura kavuşan nefis!

Sen Rabbına dön, sen ondan razı; o, senden razı.

Haydi kullarımın arasına gir;

Cennetime gir. (el-Fecr/21-30)

Yedinci ve son merhaleye nefs-i kâmile kon­muştur. Kitabın ifadesi şöyledir:

Nefs-i kâmile:  Bu makamda sâlik, bütün ma­rifet makamlarını kazanarak irşâd mevkiine yük­selir. Bu makam vehbîdir.

Bu iddiaları iliştirecek bir ayet veya hadis bu­lunamaz. Allah‘ın ve Resulü’nün bildirmediği bu makamları kim nereden bilebilir?

 


 

[1] - Bu bölümü, Altınoluk dergisi yayınlamamıştır.

[2] - Hasan Kâmil YILMAZ,Tasavvufla İlgili Sorular- Cevaplar, s. 554-556.

[3] Yûsuf, 12/53

[4] el-Kıyâme, 75/2

[5] eş-Şems, 91/8

[6]- Fahruddin er-Razî, et-Tefsîr'ül-Kebîr, Matbaa-i Amire, c.VIII, s. 583.

[7]-Sünen-i Dârimî, Büyû', 2.

[8]-Tirmizî, Kı­yame, 60.

[9]- Nas suresi 114/5

[10]- el-Fecr, 89/27

[11]- el-Fecr, 89/28