Kaynak: Büyük sürur âdâb – Muhammed bin Abdullah Hânî
Müt. Abdülkadir Akçiçek, Fatih Gençlik Vakfı Matbaa İşletmesi, İstanbul 1976
İlk zamandan NAKŞIBEND lakabı ile anlatılan Şeyh Bahaed-din Hz.ne kadar bu zatların zikri, tek tek olunca, gizli yapılırdı. Toplu halde olunca, cehrî zikir yaparlardı.
Ancak, Hace Abdülhalik Gucdüvanî Hz.nin ruhaniyetinden aldığı emirle, Bahaeddin Hz. müridlerine gizli zikir emrini verdi. Gucdüvanî Hz. seyir âleminde şeyhlerin şeyhi idi.
Bundan sonra, kendisi ve müridleri hem tek tek; hem de ce-maat halinde gizli zikre başladılar.
Pederleri Abdülcemîl hazretleri HIZIR Aleyhisselâm ile kardeşlik kurmuş Salih ve sâdık ve arif bir zat idi. Hızır Aleyhisselam ona:
Sulbün'den sâlih bir oğul gelecektir. Onun ismini “ABDÜLHÂLİK” koy buyurmuşlardır.
NAKŞİBENDİYE tarîkinin vukufu adedi ile zikri hafisi bu telkinden itibaren baslar. Sonra HIZIR Aleyhisselâm ABDÜLHALIK GÛCDEVANİ'yi evlâtlığa kabul eyler ve «Nefy ve isbat» târiki ile zikretmeyi ona talîm eder. Bu da, nefes hapsi ile başı havuza daldırmak suretiyle 7-21 defa kalpten LA İLAHE İLLALLAH demekle başlatır. Bu hafi zikir hem nefy ve isbattır, hem hakkani murakabeye eriştir.
ABDÜLHALIK GÜCDEVANİ Hazretleri, HIZIR Aleyhisselamla arkadaş olmaları itibarı ile tarikatı alîyyede hüccet, düstûr ve usûl olarak (11) esas vaaz etmiştir ki, Seyri Sülûke girenler istifade ve istifâzaları için bunları tatbik etmekle mükelleftirler.
Tenhada gayri meşru is isleyenlere himmeti ruhaniyesi yeti-şirdi açıktan ikaz ve ihtarda bulunurdu. Bir gün bir kadına bakana :
—'Ne yapıyorsun! diye hafiften bağırmıştır.
Sonra o zatı gördüğünde :
- Hüdanm yardımı
sana yaver olmasaydı nefsin seni rezil
edecekti, buyurdu.
Yine bir gece şarap içmek istiyenin şişesini kırdırmış gündüz buluştuğunda:
—
Eğer o sise
kırılmasaydı, bizim kalbimiz kırılacaktı ve bir
daha birbirimizi
göremiyecektik! ihtarında bulundu. Müridi tevbe-i
nasuh ile tevbe etti ve kurtuldu.
Gençliğinde 15 sene zühd ve riyazadla vakit geçirip tecrid ve tefridde bulunarak aç ve uykusuz harabelerde zikir ve fikir ile meşgul olurdu.
Bir gün açlığın tesiri ile çaresiz kalıp yüzünü semaya kaldırdı. Derhal Hızır Aleyhisselâm gelerek :
- Eğer sabır ve kanaat istiyorsan, Hace Muhammed Zâhid Hazretlerinin hizmetine koş. Sana öğretir, dedi.
Derviş Muhammed de hemen Hace Muhammed Zâhid Hazretlerinin huzuruna varıp teslim olmuşlar, hizmetine girmişler, seyri sülüklerini tamamlamışlar hulefasının ekabirinden olmuşlardır.
Buraya kadar saydıklarımız, müridin şahsen riayet edeceği, şartlardı. Aşağıda müridin şeyhine karsı izleyeceği edeb yolları anlatılacaktır. Sayılacak edepler, cumhur katında ittifakla kabul edi-len edeb yollarıdır. Bunlar icmal yollu ONBEŞ olarak tesbit edil-mistir. Şunlardır:
1-Müridin bağlılığı şeyhinde kalmalı. Suna inanmalı ki : Matlubu ve maksudu ancak, bağlı bulunduğu şeyhinin elinde tamam olacaktır. Şayet gözü bir başka şeyhte kalırsa, kendi şeyhinden de mahrumiyete uğrar. Ayrıca feyiz kapıları üzerine kapanır.
2 — Mürid, şeyhine teslim olmalı; şeyhin emrine ram, ta-
sarrufuma razı olmalıdır. Malı ile, canı ile ona hizmet etmelidir. Zira, iradenin ve sevginin cevheri ancak anlatılan yoldan açığa çıkar. Sadakatin ve İhlasın ağırlığı ancak, anlatılan terazi ile bulunur.
3 — Mürid, şahsî arzu ve iradesini, şeyhin ihtiyarına bı-rakmalıdır. Ama, tüm islerde.. Bu bırakılacak isler, ister küllî, ister cüz'î olsun.
4— Tam mjinâsı ile, şeyhin istemediği şeylerden kaçmak-tut Şeyhin tab'an istemediği şeyleri de istememektir. Şeyhin tam hilmi ve güzel huyu yolunda gidip, sevmediği isleri yapmamaktır!
5-- Görülen rüyaların, düşlerin tâbirlerine muttali olmaya çallsmşmalıdır. Hatta kesif yollarına dahi, dalmamalıdır. Şayet bunlardan biri, kendisine açılacak olursa, ona itimad etmemelidir. Durumu, şeyhine arz ettikten sonra, cevap talebi yoksa, onun bir şey demesini beklememelidir. Sonra, sıradan biri, şeyhe bir şey sorduğu zaman, şeyhin huzurunda, ondan önce cevap vermeye yeltenmemelidir..
6— Şeyhin huzurunda sesi kısmalıdır. Zira, büyüklerin yanında yüksek sesle konuşmak edebsizliktir. Müride düsen odur ki: İşde ve sözde, şeyhle sual cevap kapısını açıp gitmeye.. Zira böyle bir şey, müridin kalbinden şeyhin ihtişamını giderir; dolayısı ile, gelecek feyze karsı perdelenir.
7)— Şeyhle konuşma zamanlarını bilmelidir. Ancak, onun açık zamanlarında konuşmalıdır. O da, edeb ve tevazu ile olmalıdır. Konuşmalarında, zarurî durum dışına çıkmamalıdır. Haliyle bu zarurî durum; kendi haline, mertebesine ve derecesine göre olacaktır. Sorduğu şeylerin cevabını tam bir teveccühle dinlemelidir. Aksi halde, gönül açıklığından mahrum olur. Bir defa mahrum olduğu şeye artık hiç bir zaman kavuşamaz. Meğer ki, nadirattan ola..
8-- Saklanması gerekli olan şeyhin sırlarım saklamaktır.
9 — Allah-ü Taâlâ'nın kendisine hibe yollu ihsan buyurduğu hâl, hatıra, vak'a, kesif, keramet gibi şeylerden hiç birini şeyhinden gizli tutmamalıdır.
10- Şeyhin kelâmını halka anlatırken, ancak onların aklına ve anlayışına göre anlatmalıdır.
11— Şeyhe karsı inanç tam olduktan sonra, ona giden Hak yolcusu mürid, şeyhin huzurunda şöyle diyebilir:
— Allah Taâlâ'ya karşı irfan sahibi olmak arzusu ile sana geldim.
Böyle dedikten sonra, şeyh kendisini kabul ederse, artık başkasını aramamalıdır. Şeyhin katında, kendisi için tam bir kabul meydana gelince, ona yönelip tam bir rağbetle hizmetini yapmalıdır. Şeyh, kendisine zikir veya başka bir telkinde bulunursa, devamlı meşguliyeti, o telkin edilen olmalıdır. Hayra dair olsa dahi, aklına başka bir şey getirmemelidir.
12)— Şeyhle, bir başkasına selâm yollamamalıdır. Müridlerin edepleri kısmında da anlatıldığı gibi, bu edebsizliktir.
13)- Müridin teveccühü, yalnız şeyhin arzusuna olmalıdır. MürM; başkalarından nazarını kaldırmalı; şeyhin sözünde, isinde, sıfatlarında, hattâ zatında fani olmalıdır. Bu mânâda söyle anlatılmıştır.
— Şeyhte fena bulmak, Allah-ü Taâlâ'da fena bulmanın başlangıcıdır.
14) -- Şeyhin gözü önünde abdest almamalıdır. Onun meclisinde tükürmemeli; sümkürmemelidir. Onun meclisinde nafile namaz kılmamalı. Ancak, o kılarsa kendisi de onunla kılabilir.
15)-- Şeyhin emrettiği işi yapmakta acele etmelidir. Durmamalı ihmal etmemeli; te'vil yoluna sapmamalı; durup dinlenmemeli.. taa, o verilen emri yerine getirinceye kadar..
Bilesin ki..
Allah-ü Taâlâ'ya vusul ve onda var olmak yollan, NAKSIBEN-DİYE sâdâtı katında; HADİKA'da da anlatıldığı üzere, ^DÖRT YOL olarak tesbit edilmiştir. Ki bunlar, sırası ile anlatılacaktır.
BİRİNCİ YOL : ŞEYHE BAĞLILIKTIR.
Ki bu, en âlâsı, en kuvvetlisi olup, hakikî kâmil şeyhin sohbetidir. Bu sohbete, ÜÇ şarta bağlı cezbe yolundan girmek gerekir:
1 — Vasfı anlatılan şeyhe hizmet için girecek; ona içten bağlanacak, can ü gönülden ona yönelecek.
2
- - Şeyhine hiç
itiraz etmeyecek; zahir olsun, batın olsun;onun
fiillerinden hiç birini mutlak surette inkâr etmeyecek. Vehme
bağlı tehlikeli hatıraları
olursa, onlar için, Allah-ü Taâlâ'nın bağışlanmasını
dileyecek. Zira şeyhi, Allah-ü Taâlâ'nın elindedir; Al-
lah-ü Taâlâ ise, kötü vermez. Ancak, Allah-ü
Taâlâ, halkından dilediğini, şeyhi
ile veya başka bir vasıta ile imtihan eder.
3
- - Şeyhin
elinde; yıkayıcı önüne konan ölü gibi olmalıdır.
Mutlak surette; şeyhine hiç
bir şekilde muhalefet etmeyecektir; nefsinden yana da olmayacaktır. Şeyhi ile
beraber, taa, sonsuzlara
kadar; bu sohbette kardeş gibi
olacaktır. Tıpkı: Tarikat için, bir
asıldan gelen, iki
asil kimse gibi..
Sunu demek istiyorum :
- Resulüllah'a tam ııymayı bu kâmil şeyhin sevgisi ile bir görmesi icab eder.
Bilesin ki..
Rabıta isine hazırlanmak, birkaç kısma ayrılır. Söyle ki:
1 — Mürid, kâmil şeyhini iki kası arasında tasavvur eder. Sonra, bu suretten, onun ruhaniyetine teveccüh eder. Kendisinde gaybet veya cezbe hali hâsıl oluncaya kadar ona teveccühten ayrılmaz.
2 — Şeyhin suretini iki yanında tasavvur eder; sonra bu suretten şeyhinin ruhaniyetine teveccüh eder. Yukarıda anlatıldığı gibi, kendisinde cezbe eseri ve gaybet hâsıl oluncaya kadar devam eder.
Anlatılan gaybet ve cezbe hali hâsıl oluncaya kadar, rabıtaya devam eder. Bunlar hasıl olunca; rabıtayı keser; hâsıl olan gaybet ve cezbe isi devam eder. Rabıtadan sonra, hâsıl olan cezbe ve gaybet hali giderse, yine rabıtaya baslar; cezbe ve gaybet haline geçinceye kadar, rabıtaya devam eder. Taa, zatından ve sıfatlarından geçip şeyhin suretinde fena buluncaya kadar. Bu sağlanınca; kemalâtı ile şeyhinin ruhaniyetini, suretinde müsahade eder. Çünkü kemalât ruhaniyetten ayrılmaz.
Bunu müşahede ettikten sonra; müridi, şeyhin ruhaniyeti terbiye eder; Allah-ü Taâlâ'ya vâsıl olur. İste o zaman, vuslatı bulan kâmillerden biri olur.
Rabıta, şeyhten yana müridi terbiye eder; isterse biri şarkta, biri de garpta bulunsun.
3
- - Rabıtada,
şeyhin suretini alnında hayal eder; alnının ortasına
oturtur. Bundan önce, anlatılan iki kısma nazaran; hayalle
rin defi için bu daha kuvvetlidir.
4
- - Şeyhinin
suretini, kalbinin ortasında hazır bulmalıdır.
Kalbe gelen kötü hatıraların
defi isinde en iyi yardımcı bu durum
dur.
5 — Şeyhin suretini alnında hayal edip, oradan kalbine indirmelidir. Söyle takdir etmeli: Kalb geniş bir boşluktur. Bu durum yersiz hatıraları, bir defada tümden keser.
Ve., bu kısım, bundan önce sayılan kısımların en faydalısıdır; aynı zamanda en zorudur.
6 - - Nefsini nefyedip şeyhini isbat eder. Beliyyelerin kalkması için en kuvvetlisi budur.
Burada, rabıtanın edeplerini de anlatmak gerekecek. Şöyle ki:
Mürid itikad edecek ki, şeyhin kemalleri ruhaniyetinden ayrı değildir. Onun ruhaniyeti ise, bir mekândan ayrı, bir başka meskânda değildir. Hangi mekânda onu tasavvur etse., şeyhin ruhaniyeti orada hazır olur.
Mürid itikad edecek ki, şeyhin ruhanî tasarruflarını Hak Taâlâ'nın tasarrufları saymak gerek..
Mürid, şeyhininuhabbetini daima icinde beslemelî. "Ve" her halinde, onun bağlılığına rîâyet etmelidir.
Kendisine bir hâl geldiği zaman, o gelen halde tam mekân tu-tuncaya kadar, rabıtayı bırakmamalıdır. Sonra, o bulduğu hâl, kendisinden zail olup gider. Zira, o bulduğu hâl, şeyhin hallerinden sayılır; kendisinde emaneten durur.
Sonra bütün vakitlerinde rabıtaya devam etmeli, hiç bir sekilde ondan ayrılmamalıdır.
BİR TENBİH..
Burâya kadar anlatılanlardan anlaşılan o ki: Bir vesile bilip kendisine rabıta edilen mürsid-i kâmil, tam bir şekilde fenafillah makamına ulaştıktan sonra, bekabillâh makamı da kendisi için hâsıl olmalıdır.
Ancak, burası ayakların kaydığı yerdir. Çünkü, bu üstün tarikat : Bidayeti nihayetinde; nihayeti dahi bidayetinde olan bir tarikattır.
Bir müridde beka husulü söyle dursun; fenadan dahi önce, bazı haller zuhur edebilir. Bu zuhur eden halleri, kendi nefsinin kemali saymaya baslar. Bundan sonra da, kendisine rabıta yapmaları için müridlere emir verir. Bunun sonucu olarak, hem kendisi, hem de kendisine rabıta eden hüsrana uğrar.
Ulemanın sözlerine gelince, onları da anlatalım. Arif-i Billah imam-ı Şa'ranî Hz. NEFEHAT-I KUDSÎYE adlı eserinin ZİKİR EDEBLERİ bölümünde bu yolun yolcularını ra-bıtaya teşvik etti ve müridin gönül açıklığı için onu en kolay say-ch. Bu hususta daha başka şeyler de anlattı. Hepsini YİRMİ edebe kadar topladı. Onları bir bir saydıktan sonra, şöyle dedi.
DÖRDÜNCÜSÜ: Zikre baslarken, kalbi ile şeyhinden himmet dilemeli.
BEŞİNCİSİ: Şeyhinden imdad istemesini, hakikatte Resulül-lah'tan (S.A.) imdad istemek bilmeli. Zira şeyhi, Resulüllah'la arasında bir vasıtadır.
Sonra, söyle: devam etti:
YEDİNCİSİ : Şeyhinin suretini iki kası arasında hayal etmelidir. Ve bu: Müridler arasında yapılacak edeblerin en kuvvetlisidir.
Şa'ranî Hz.den aldığımız kısım bu kadardır; bizim maksadımız da, rabıta isinde bundan başka değildir.
Ayrıca Şeyh Taceddin Nakşibendî Hz. kendi yazdığı RİSALE' sinde söyle anlattı:
- Bir mürid, mühim sayılan dünyalık islerini bitirdikten son-ra yeniden abdest alıp halvethanesine girer. İlk oturuşta, nefsinde nazır edeceği şeyhinin sureti olmalıdır.
4- ŞEYHTEN HİMMET.. Zikre başladığı zaman, kalben şeyhinin himmetini dilemelidir.
5-ŞEYHİNİN HİMMETİNİ RESULÜLLAH'm HİMMETİ BİLMEK.. Söyle görmeli: Şeyhinden dilediği imdad, aslında Resulüllah'tan (S.A.) istenen yardım talebidir. Zira şeyhi: Resu-lüllah ile arasında vasıtadır.
Burada faydalı bir husus anlatılacaktır.
Efendimiz, mesnedimiz ve şeyhimiz Şeyh İsmail Nakşibendî Hz. nin şöyle anlattığını duydum :
Kalb latifesi: Efendimiz Âdem'in (S.A.) kademi altındadır.
Ruh latifesi: Efendimiz Nuh'un (A.S.) ve ibrahim'in (A.S.) kademleri altındadır.
Sırrın latifesi: Efendimiz Musa'nın (A.S.) kademi altındadır.
Hafi latifesi: Efendimiz İsa'nın (A.S.) kademi altındadır.
Ahfa latifesi: Efendimiz Muhammed'in (S.A.) kademi altındadır.
Burada, BİRİNCİ BÖLÜM ZİKRİ, tamamlayıcıc kısaca malûmat vermek yerinde olacaktır.
Muîn, lâkabı ile bilinen Şeyh; Mirac-ı Saadet adlı eserinde şöyle anlattı:
— İmamını,
gözümün nuru (Allah ona selâmet ihsan eylesin;
bekasım daim kılsın.) URVET'ÜL - VÜSKA
Muhammed Masum
Hz.nin kendi yazısı ile söyle
yazdığını gördüm :
— Letâif
nurlarını anlatalım:
Kalbin nuru şandır.
Ruhun nuru kırmızıdır.
Sırrın nuru beyazdır.
Hafînin nuru siyahtır.
Ahfanın nuru yeşildir.
ENE-L - HAK (HAK BENÎM)
SÜBHANIM, ŞANIM NE KADAR YÜCE.. Ancak, bu sözü etmesi, şuuruna mağlup olduğu içindir. Zira o, Sübhan olan vacib zatla birlesmemistir, fakat ona teveccühte is tiğraka varmıştır. O kadar ki, onun gayrını bilmemis, bu halini de, önceki haline benzetmiştir. Yani: Kendini kalıbın aynı sandığı gibi. Halbuki o : Kendinin gayrıdır.
Bu mânayı anla. Çünkü bu mâna: Marifetin özlerinden sa-yîhi.
En iyi bilen Allah-ü Taâlâ'dır.
Naksbend Hz.nin söyle dediği anlatıldı:
— İlk hallerimde,
bir cezbeye kapılmıştım. Böyle bir hal için-
de, Müzdahin'in mezarı yanındaydım.
Derviş Muhammed Zahid de benimle beraberdi; bana dayanmış duruyordu. Bu esnada ruhum kalıbımdan ayrılıp semanın bir tarafına gitti.
Bu hali ile o : Birinci semaya gitti; oradan ikinci, üçüncü ve dördüncü semaya ulaştı. Sonra, yere döndü; gelip kalıbıma girdi. Muhammed Zahid'in bu geçen hallerimden hiç haberi olmadı.
Hace Alâaddin Attar Hz. Bahaeddin Naksbend Hz.den şöyle anlattı:
— Hallerin başlama devresine raslayan bir gece idi. Zirvertun mescidinde, kıble cihetindeki sütuna yakın bir yerde oturuyordum.
Fenaya varıp gaybet halini bulma alâmeti belirmeye başladı; beni yavaş yavaş sardı. Tamamen kendimden geçtim. Bu tam mahiv ve fena halimde bana söyle dediler:
- Uyan, matlub ve
maksud olanı elde ettin; bu makama va-
sıl oldun.
Bir müddet sonra, beni vücuduma döndürdüler.
Hace Alâaddin Attar, Naksbend Hz.nin dilinden anlattı:
Yine ilk hallerimde idi. Zivertun kıssasından sonra su BOS-TAN'da bulunuyordum. Nakşbend Hz.nin :
- BOSTAN, dediği
yer, simdi onun merkad-i şerifidir.
Anlattıklarına devam e.delim :
Benimle alâkalı bazı kimseler de o bostanda bulunuyordu. Bende ilâhî cezbenin eserleri, rabbani inayet lütfü meydana gelmeye başladı. Bu, bende bir ıztırap ve kararsızlık husule getirdi. Hiç bir şeyle meşgul olamıyordum; müsterih bir haldeydim.
Kararsızca kalktım, kıbleye dönerek oturdum.
Bu halde bana bir gaybet hali geldi, kendimden geçtim. Bu gaybet hâli, hakikî fena hâli ile birleşti. Böylece, Allah Taâlâ'nm zâtında hakikî fenaya vardım.
Bu fena halimde, kendimi ayan beyan gördüm: Sonsuz bir nur denizi içinde yıldız suretini almışım. O anda ben, mahvoldum. Kalıbımdaki zahirî hayattan eser kalmadı.
Ehlim ve taallukatım, bu hâlime ağlaşıyorlardı; muztarip olmuşlardı. Taa, beşerî durumum bana dönünceye kadar.
Bu gaybet ve fena bulma halim, altı nücumî saat kadar sürdü
Nakşbend Hz.
söyle anlatıldı :
- Son hallerindeydi;
ilk sülûkünü, hakikat büyüklerinin, tari
kat mesâyihinin
ruhlarına teveccüh hikâyesini anlatıyor, onlarnı
ayrı ayrı ruhlarına
teveccüh sonunda hâsıl olan mânâ islerini be
yan ediyordu.
-
Veyselkaranî'nin
rûhâniyetine teveccühten hâsıl olan mânâ:
Zahir ve bâtın
bağlardan tam tecerrüd ve onlardan tam ayrılmaktır.
Hace İmam Muhammed b. Ali Hakim Tırmizî'nin ruhaniyetıy ne teveccüh ettiğim zaman, kendine has bir sıfat olma yokluğunu müsâhade ettim, öyle bir yokluktu ki ne bir iz görülüyordu; ne de bir toz.
Nakşbend Hz.nin söyle dediği anlatıldı :
- Bir gece ben, Zivertun'da yürüyordum. Bir tepeye kadar geldim. Hayret verici bir tasarrufa girdim. Kalbime söyle bir ilham geldi: Yüce Hazretimizden arzu ettiğimi isteyeyim. Bunun üzerine, meskenet ve tavâzû' ile söyle yalvardım:
— İlâhi, rahmet ve inayet denizinden bana bir zerre ihsan eyle
Bunun üzerine, bir başka ilham söyle doğdu :
Yüce kerem makamımızdan bir zerre mi istiyorsun?.
Bundan sonra, bende bir başka hâl zuhura geldi, içimde, üstün himmet doğdu. Bütün gücümle elimi yüzüme çarptım. O kadar kuvvetli çarpmışım ki; izi, günlerce yüzümde kaldı. Bundan sonra, su niyazı yaptım:
— Ya kerîm, bana rahmet ve inayet denizini ihsan eyle.Ve , bana onu, taşıyacak gücü ver.
Derhal, bu inayetin ve verginin eseri meydana geldi. Onun bereketi ile göreceğimi gördüm.
Müridin şartı ve edebleri odur ki, şeyhin elinde; yıkayıcı önündeki meyyit gibi dura.. Kendine has bir irâdesi ve ihtiyarı ol-maya.. Kendisinde tasarruf için, nefsini şeyhine teslim ede.. Tıpkı yıkayıcı, önündeki meyyite istediği şekilde tasarruf ettiği gibi..
Bu yoldan şeyh, onu zahir ve batın kirlerinden temizler. Mü-ridde böyle bir mananın zuhuru, onun için kibrit-i ahmerden daha
değerlidir.
--O, kutb-u a’zamdır.
Kulların hidayeti için irşad makamına oturdu, hem uzağa hem yakına faydalı oldu.
Niçin böyle olmasın ki, Resulüllah (S.A.) onun geleceğini haber verip söyle buyurdu:
— «Ümmetim içinde bir erkek gelecektir, ona:
— SILA.
Denir. Niceleri onun şefaatına dahil olur.»
Bu hadis-i şerifi, Allâme Süyutî Hz. Cem'ül - Cevânıî, adlı eserinde yazdı.
Nitekim, bu manayı bizzat kendisi mektuplarında yazdı, söyle anlattı:
- Allah'a hamd olsun, beni iki deniz arasında SILA kıldı. Aydınlık veren tüm nurlarım almaya istidadlı eyledi.
- Ariflerin imamı, diye yad edilen Hace Muhammed Baki Hz.nin halifeleri arasında sayılan kâmil şeyh Mir Hüsameddin anlattı. Söyle ki:
Kendisi Resulüllah'ı (S.A.) rüyada gördü. Şeyh Ahnıed Ser-hendî'yi övüyor ve söyle buyuruyordu:
— «Ben, ümmetim içinde, onun varlığı ile övünüyorum, iftihar ediyorum. Allah-ü Taâlâ onu, ümmetime müceddid kılacaktır.»
Menakip kitaplarında geçtiği üzere, nice büyük veliler, onun zuhurunu müjdelemişlerdir.
Bu menkıbelerden biri, Şeyh Bedreddin Serhendî'nin anlattığıdır. Bu zat, Şeyh-i Ekmel Seyyid Ahmed Câmî'nin söyle dediğini açıkladı:
- Benden sonra,
ON YEDİ kişi gelecek. Hepsi de ehlüllah-
tan olup isimleri AHMED'dir.
Sonuncusu, BİN yılının başında ge
lir ki, onların en üstünüdür.
Kesif ehlinden büyük bir çoğunluk:
— Müceddid.
Namından murad, İmam-ı Rabbani Hz. olduğu anlatıldı. Nitekim Hace Emkenegî, ekmel halifesi Muhammed Baki'ye söyle anlattı:
— Hind tarafından bir kimse çıkacak, asrının imamı olacak.
Ancak onun gönül açıklığı senin elinde olacaktır. Ona koş. Zira. ehlüllah onun gelmesini beklemektedir.
Bunun üzerine, Buhârâ'dan Hindistan'a gitti, Müceddid
İmam-ı
Rabbani Hz. ile buluştu.
İmam-ı Rabbani, ondan tarikat aldı. Allah-ü Taâlâ, sırlarının kudsiyetini artırsın.
Muhammed Bakî, bunun üzerine, Imam-ı Rabbanî'ye söyle dedi:
-
Geleceği
müjdelenen kimse sensin.
Daha sonra, söyle
anlattı:
- Serhand'e vardığım zaman, baktım ki biri:
— Zamanının kutbu..
Diye anlatılıyor. Seni görünce, bu vasfınla ve suretinle öyle Dolduğunu anladım.
Şu dâ, onun şanında anlatılan bîr başka menkıbe., şöyledir :
Kudvet'ül - kâmilin Sah Kemal Küteylî, torunu ârif-i rabbani Şah İskender'e bir cübbe emanet etti.
Rivayet edildiğine göre: Bu cübbe, Gavs-ü Azam Abdülkadir Geylânî Hz.nin idi.
O zat, bu cübbeyi torununa emanet ederken, söyle dedi:
- Sahibi gelinceye kadar bunu sakla.
Müceddid înıam-ı Rabbani Hz. zuhur ettikten sonra, rüyada kendisine :
— Cübbenin ehli odur, ona ulaştır.
Emrini verdi. Yapmayınca, ikinci defa, içinden cübbeyi ona götürmesi için hitap etti. Bunu da yapmayınca, azarladı.
Bundan sonra, hırkayı götürüp İmam-ı Rabbanî'ye giydirdi. Bu cübbeyi giydikten sonra, ondan isler zuhura gelmeye başladı.
Bir menkıbe daha...
|
|
Doğru sözlü emin bir tacir vardı, iyilik nurları, yüzünden parlardı. Şöyle anlatıldı:
— İlk zamanlarında, bu tacirin, Gavs-ü Azam Abdülkadir Geylânî Hz.ne son derece sevgisi ve o derece bağlılığı vardı. Kendisi söyle anlattı:
-Geylânî Hz. çoğu kez bana görünür, bazı isleri haber verir, mühim islerimde bana yardım ederdi. Bir gün, rüyada bana söyle dedi:
-- Benden, büyük yardım gördün, ama zahirde sana bir şeyh gerek.
Bunun üzerine kendisine:
— Kime başvurayım?. Diye sordum, söyle dedi:
- Şeyh Ahmet Serhendî'ye git. O, zahirin ve batının beynini bulmuştur. Ve o : Zamanının kutbudur.
Bunun üzerine, onun yanına vardım. Hayret veren kerametler, görülmemiş kemâlât müşahede ettim.
Bir başkâ kelâmında şöyle anlattı:
Vahdet-i vücud bana açıldı. Bu sayede, bana çokça ilimlerin feyzi geldi. Nice nice irfan duyguları elde ettim.
Ve., bu makamda yeterli inceliklere vâkıf oldum.
Yine bu makamda, Seyh-i Ekberin (R.A.) irfan duyguları da bana açıldı. Ve., onun beyan ettiği zatî tecelli ile de şerefyab oldum.
Allah-ü Taâlâ onu, yükselmenin son basamağına çıkarmış, tafsilli, şerhli velayet hâtemine tahsis etmiştir.
Bir başka cümlesinde söyle anlattı:
— Resulüllah (S.A.) bana müjde verdi:
—
«Sen, kelâm
ilminde, müçtehidlerdensîn. Allah-ü Taâlâ,
senin şefaatine binleri bağışlayacaktır.»
Ve bana : Mübarek eli ile irsad yazısı yazdı, söyle buyurdu : "Daha önce böyle bir şeyi hiç kimseye yazmadım."
Bir başka cümlesinde söyle anlattı:
— Kur'an-ı Kerim'in mütesabih âyetlerindeki gizlilikler, mukattaatındaki sırlar bana açıldı. Onlardan her harfin altında, Yüce Kafa delâlet eden ilimlerden bir umman buldum. Onlardan birini açıklayacak olsam, boğazıma durur.
Bunu müteakip, benim için, suluk mertebeleri hâsıl oldu, ni-lıayete vâsıl oldum. Bu nihayet dahi, Rab ismine vusulden ibaret-tir. Buna vusulüm, Esedullah Galib'in (R.A.) (Hazret-i Ali) imda-dı ile oldu.
Sonra., ilk kabiliyete terakki ettim. Bu dahi, hakikat-ı Muham-mediye'den ibarettir. Bunda dahi, Hace Nakşbend Hz.nin yardımını gördüm.
Sonra., üstte anlatılan kabiliyet makamının icmaline gençtim. Burası: Muhammedi kutupların makamıdır. Bu dahi, mukaddes) lebevî ruhun yardımı ile oldu.
İşbu esnada, Hace Âlâaddin Attar Hz.den bana hoşça yardım geldi. O makama vâsıl olduktan sonra, Hazret-i Muhammediyet'ten kutbiyet hil'atı ihsan edildi.
Bundan sonra, ilâhî inayet beni cezbetti.
- ZILL.
Tabir edilen asıl makama çıktım. Burası, kutuplar makamının dahi, üstündedir. Efrad namı ile yad edilen zatlara mahsustur.
Daha sonra, samedanî gayeye tutuldum, asıl sayılan has makama beni ulaştırdı.
İşbu yükseliştedir ki: Gavs-ü Azam Şeyh Abdülkadir Geylânî'den bana büyük yardım geldi. Güçlü bir tasarruf geldi, beni asılların da aslı makama ulaştırdı. Allah-ü Taâlâ sırrının kudsiyetini artırsın. Bundan sonra, nüzul başladı.
—Seyrü anillah.
Tabiri ile anlatılan âleme erdim. O vakit, Nakşbendiye ve Kadiriye hariç, bütün mesayih silsilesi makamlarını gezdim. Beni izaz ikramla karşıladılar. Güzel güzel bağlılıklarını, kendilerine has vecidlerini bana bıraktılar.
Onların dereceleri ayrı ayrı idi. Her birinden, bana bir başka hakikat keşfi hâsıl oldu.
Hızır'dan (A.S.) ledünnî ilmin bana gelişi, anlatılan kutuplar makamına vusulümden önce oldu. Çünkü o makama ulaştıktan sonra, vâsıl olan kimse, ilmi kendi nefsinde bulur, alır.
Bütün bu olanlar, Resulüllah'ın (S.A.) manevî veraseti ile olmaktadır.
Bir başka cümlesinde şöyle anlattı:
— Allah-ü Taâlâ, hidayet isinde, bana büyük bir güç verdi. O kadar ki: Kuru bir ağaca teveccüh etsem, o kuru ağaç hemen filizlenir.
Bir başka cümlesinde şöyle dedi:
— Benim bu nisbet yolum, çocuklarım vasıtasıyle, kıyamete kadar baki kalacaktır. Hatta, îmam-ı Mehdi, bu nisbet-i şerif eden gelecektir.
Bir halini söyle dile getirdi:
- Bir gün, arkadaşlarımın halkasında bulunuyordum. Hatırıma geldi ki: Ben kusurluyum, noksanım var.
Ben, bu düşüncede iken, içime söyle bir hal doğdu:
— Ben, seni bağışladım. Vasıtalı veya başka bir yoldan kıyamete kadar sana tevessül edenleri de bağışladım.
Bir başka cümlesinde söyle anlattı:
— Bu günlerde, bana arş-ı mecidin fevkına çıkma hali vaki olmaktadır.
Bir kere yine, benim için uruç vaki oldu.
Yerin merkezinden, arsa kadar bir mesafe kat ettim. Orada Hace Naksbend Hz.nin makamını gördüm. Bazı mesayihi, onun az üstünde buldum, Şeyh Maruf-u Kerhî'yi, Şeyh Ebu Said Harraz'ı ye benzeri zatları sayabilirim.
Bazılarını da, onun makamında gördüm.
Altında ise.. Şeyh Necmeddin-i Kubra ve Şeyh Alâaddin Attar yardı.
Sair mesayih bunların altındaydı.
Bütün bu derecelerin üstünde, ehl-i beyt imamlarının, Hule-
fa-i Rasidin'in makamları vardı.
Sair peygamberler, anlatılanların üstünde Resulüllah efendimizin bir yanında bulunuyordu. Meleklerin makamı da, diğer yanında idi.
Ancak, Resulüllah'ın (S.A.) makamı, hepsinden üstün, hepsinden yüksek idi.
Şunu bil ki, ne zaman yücelere çıkmayı dilesem, bana müyes-ser olur. Çoğu zaman da, benden bir istek olmadan olur.