Birinci hicri asrın sonu ile ikinci asrın başlarında Horasan'ın Belh
şehrinde kendi, çapında bir bölge hükümdarı yaşar: Bu mütevazi hükümdar,
çevresine yaptığı iyilik ve adaletli tutum sebebi ile dualar alıp,
hürmete lâyık olur. Onun böylesine dua alıp, hürmete nâil oluşu yüzünden
olacak ki Rabbimiz onu ismi unutulmayacak kadar büyük bir velî yapmayı
murad eder, fani saltanatla ömrünün heder olup gitmesini istemez:
Nitekim irşadına vesile olan hâdiseler de bundan sonra peşpeşe hikmetle
sıralanır. Bir gün sarayına girip huzuruna kadar ilerleyen meçhul bir
yolcu ile tahtta oturan Sultan arasında şöyle bir â konuşma cereyan
eder: Sultan İbrahim sorar: "Yabancı, buraya kadar ne cür'etle
ilerleyip, geliyorsun?" "Niye gelmeyeyim? Burası nedir ki?" "Ne olacak,
saray. Sultanın sarayı." "Hayır, burası saray değil; kervansaraydır.
Bizim gibi kervan yolcularının bir müddet istirahat edeceği
kervansaray..." "Sen deli misin be adam? Görmüyor musun burada oturan
benim. Belh'in sultanı İbrahim bin Edhem. Hani burada yolcu? Var mı
yolculuk alâmeti?" "Söyle bakalım: Sultan, senden önce bu sarayda kim
vardı?" Ondan önce kim vardı? Ondan da önce kim vardı? Hani nereye gitti
onlar, burada yoklar şimdi? Demek ki, onlar yolcuydular, geldiler, bir
müddet istirahat edip sonra ayrıldılar. Şimdi istirahat sırası sende.
Bir müddet istirahat edip sen de gideceksin.: Arkandan diğer yolcular
gelecek, onlar da tıpkı senin gibi ayrılacak? Eğer burası kervansaray
olmasaydı, bunların hiçbiri de gelip geçmeyecek, birinin elinde ebedi
kalacaktı?..." Belh Sultanını böylece acı şekilde ikaz eden meçhul adam,
geri döner ve sessiz sedasız dışarı çıkıp gider. Neden sonra peşinden,
koşanlar onu bir türlü bulamazlar: Artık Sultan, bu meçhul adamın
ikazını bir türlü unutamaz. Akşamları yatağına uzanır, kulağına aynı
sesler devamlı gelir: "Burası bir kervansaraydır. Senden öncekiler gelip
geçtiler, sen de gelip geçeceksin...." Böylece nefis muhasebesi yapıp,
saltanatın faniliğini tefekkür ederken evin tavanından bir gürültü
duyar. Heyecanla sorar: "Kim var orada, ne arıyorsunuz?" "Benim ben,
devemi kaybettim de, onu arıyorum!" "Yahu: sen deli misin? Deve aranır
mı evin damında?" "Sen âtlas yorgan, yün yatak içinde âhireti ararsın
da, ben dam üzerinde devemi arayamaz mıyım?" Sultanın beyninde şimşekler
çakar ve bu işin içinde İlâhi bir ikaz olduğuna hükmederek hemen
fırlayıp hasır üstünde ibadete başlar: O sabah tâcını da, tahtını da
terk eder, "hepsini isteyen alsın. biraz da onlar eğlensin, benim
misafirliğim bitti" diyerek ibadethanelere koşar, inzivalara düşer.
çöllerde yalnız ve garip dolaşıp tefekküre başlar. Hayatın gayesini
düşünür: nefsiyle mücadeleye girer. Öylesine bir nefis cihadına girer
ki, terk ettiği bunca taht ve servetten sonra günlük normal yemeklerini
de bırakır, bazan birkaç zeytin tanesi, bir iki lokma ekmekle ömrünü
devam ettirmeye karar verir ve uzun zaman da aç, susuz yamalı elbise,
hasırdan yatakla yaşar. Horasan'dan başlayarak bütün İslâmi merkezleri
gezer; mâneviyat büyüklerini görür, dersini alıp, istifadesini sâğlar.
Hattâ Kûfe'ye de uğrar. İmamı A'zam Hazretleriyle de görüşür. Hazret-i
İmam eski Belh Sultanının mânevi sahalarda katettiği mertebeleri hemen
anlar ve kendisine, "Seyyidinâ" diye iltifatta bulunur. Neden seyyid
olduğunu soranlara da: "Halka hizmet ettiğinden" diye cevap verir.
Sultan olarak kendine hizmet ettirmeyi bırakıp, mâneviyat eri olarak
hizmete başladığını ifade etmek ister. Artık belde belde dolaşıp ikaz ve
irşadlarda bulunan İbrahim bin Edhem, kimi yerde bir mâneviyat büyüğü
olarak görünür, kimi yerde de bir hizmet eri, bir bağ, bostan bekçisi
olarak vazife alır. Böylece tasavvufun icabı olan çeşitli meslekleri
nefsinde yaşayıp, gereğini hissetmek ister. Nitekim bir ara Belh'e doğru
yol alırken uğradığı bir köyde kendisini bağ bekçisi tutarlar. O sırada
yoldan geçen bir ham anlayışlı âdam; İbrahim'den üzüm ister: O da, bağ
sahibinden isteyene üzüm vermek hususunda kendisine izin vermediğini
söyleyince herif elindeki sopayla başına gözüne vurmaya başlar.
İbrahim'in buna verdiği karşılık şudur. Vur, vur! Allah'a isyan edenin
başına vur. Ben emanete riayet ettiğim için bana vuruyor, sen
zulmediyorsun, ama kader, Allah'a isyan ettiğim için vurduruyor, adâlet
ediyor. Onun için bu sopalar bana haktır, vur vurabildiğin kâdar...
Zâlim adam bu cevaptan hayrete düşüyor, kendine gelip tevbe, istiğfara
başlıyor. Kendini açlığâ ve çeşitli mahrumiyete pek fazla alıştırıp tam
bir nefis cihadı veren İbrahim bin Edhem bir arâ kendi ayarında bir
tasavvuf eri olan dostu Şâkik-i Belhi'ye rast gelir ve onun yaşadığı
mahrumiyeti merak ederken şöyle sorar: Ey Şakik, nâsıl geçiniyorsun?..
Nasıl olacak, bildiğiniz gibi. Bulduğumuz zaman yiyoruz, bulmadığımız
zaman ise sabrediyoruz! Belh'in köpekleri de öyle yapalar. Bulurlarsa
yerler, bulamazlarsa sabırla beklerler. Ya sen nasıl yaşıyorsun ey
İbrahim? Ben bulmazsam sabrediyorum, bulursam bulamayana veriyorum! : Bu
cevaba boynunu büken Şâkik-'i tecrübe etmiş olan İbrahim bin Edhem, onu
kucaklar. "Benim sabır ve tevazu kahramanı kardeşim" diyerek iyi bir
imtihan verdiğini imâ etmek ister. Halk dilinde İbrahim Edhem diye
meşhur olan bu büyük mâneviyat adamı, bir gün gemiye biner, bir köşede
oturup tefekküre dalar. Meydana gelen fırtınayı geminin batma
tehlikesini hiç de merak etmez. Yolcular ise aniden çıkan fırtına
yüzünden bağrışırken içlerinden biri, İbrahim Edhem'in gemide
bulunduğunu, duâ etmesini teklif eder. Hep birlikte yalvarırlar. O da
ellerini kaldırıp şöyle dua eder: . "Yâ Rab, büyük kudretini gösterdin,
ikaz olduk; şimdi de geniş merhametini göster de irşad olalım!" Aniden
bulutlar çekilir, fırtına diner, güneş geminin , üzerinde bayram havası
estirir. Herkes eski Belh Sultanının gerçekten gönül sultanı haline
geldiğini açıkça söylemekten kendini alamaz. Ebû Süleyman Darâni'nin bir
abdestle on beş vakit namaz kıldığını söylediği İbrahim Edhem, kimseye
ısrarda bulunmaz, şunu da şöyle yap. demezdi. Ama beğendiği o şeyi
bizzat kendisi yapar, yani yaşayarak örnek olurdu. Bir gün meşhur Beşir
bin Haris'e bir adam: "Ben de İbrahim Edhem gibi olmak istiyorum, ne
dersin?" dedi. Hazret şu karşılığı verdi: "Sen O'nun gibi olamazsın.
Zira sen kendin amel edersin, başkalarına da ille sen de amel et dersin.
İbrahim ise bizzat amel eder, kimseye ille sen de böyle yap, demez.
Sadece fiilen örnek olur." Bağdad, Kûfe gibi ilim ve tasavvuf
merkezlerini gezerken Basra'ya da uğrar. Halk etrafını sarar, maruz
kaldıkları musibetlerden kurtulmaları için, yaptıkları dualarının kabul
olmadığını söyler, niçin kabul olmadığını sorarlar. Büyük mürşid,
hâllerini incelediği Basra halkına şöyle hitap eder. Ey Basra halkı,
sizin hâlinizi inceledim, davranışlarınıza dikkatle baktım,
kalblerinizin günahlarla öldüğünü anladım. Halbuki ölü kalblerin duasını
Allah kabul etmez. Sorarlar: Nasıl günahlarla öldürmüşüz kalbimizi? Tam
on günahla öldürmüşsünüz kalbinizi. Bunlar da şöyle sıralanabilir:
1-Allah'ı tanıdığınızı söylüyorsunuz, ama emirlerini tanımıyorsunuz.
2-Kur'an'ı okuyorsunuz, ama mânâsıyla amel etmiyorsunuz. 3-Resûlüllah'ı
sevdiğinizi iddia ediyorsunuz, sünnetini ise tatbik etmiyorsunuz.
4-Şeytanın düşman olduğunu söylüyorsunuz, ama onunla dostluk
kuruyorsunuz. 5-Cenneti sevdiğinizi iddia ediyorsunuz. ama ona hazırlık
yapmıyorsunuz. 6-Cehennemden korktuğunuzu iddia ediyorsunuz, ama
kurtuluş için günahtan uzak kalmaya gayret etmiyorsunuz. 7-Ölüm haktır
diyorsunuz, hak olan ölüme hazırlık yapmıyorsunuz. 8-Kardeşlerinizin
ayıbıyla uğraşıyor, kendi ayıbınızı göremiyorsunuz. 9-Allah'ın verdiği
nimetleri yiyor, ama şükrünü unutuyorsunuz. 10-Ölülerinizi gömüyorsunuz,
ama bir gün kendinizin de gömüleceğini hatırlamıyorsunuz. İbrahim bundan
sonra şöyle der: İşte ey Basra halkı! Sizde gördüğüm bu on çeşit günah
kalbinizi öldürüyor, canlı ve diri bir kalble Allah'a dua edemiyor;
redde müstehak oluyorsunuz. Bu saydıklarımı terk edince huzurunuzun
geldiğini, duanızın kabul olduğunu göreceksiniz. 140 tarihinde (M. 757)
Cezire'de (Dicle yakını) vefat eden İbrahim bin Edhem, birkaç senelik
Belh sultanlığını terketmiş, ama asırlar boyunca yaşadığı gönül
sultanlığını kazanmıştır. Belki kıyâmete kadar da bu mânevi sultanlığı
devam edecektir.
|