Şâkik-ı Belhi, Belh şehrinin yetiştirdiği mâneviyat büyüklerinden biridir. Kendisi Horasan şeyhi diye söylenir, o günkü şarkın gönül sultanı olarak bilinirdi. Nitekim bir başka sultan olan İbrahim bin Edhem'le yakın dosttu. Belh'teki bir ziyaretinde İbrahim bin Edhem bu dostluğuna güvenerek: -Nasıl yaşıyorsun ey Şâkik? diye sormuş. O da: -Bulursam yiyor, bulamazsam sabrediyorum, diye cevap verince: -Belh'in köpekleri de böyle yaparlar, karşılığını almaktan gücenmemiş, üstelik mukabil sualle: -Sen nasıl yaşıyorsun ey İbrahim? diye sorunca. O da: -Ben bulursam yemiyor, bulmayana veriyorum, bulamazsam sabrediyorum, cevabını vermiştir. Böylesine ince sual-cevap ancak, yine böylesine zühd ve takvâ sahibi iki mâneviyat büyüğü arasında cereyan edebilir. Henüz fetvayı bile tam yaşamayanlar elbette bunu kolay hazmedemezler. Zaten gerçek odur ki, her bilenin üstünde bir başka bilen bulunduğu gibi, her fetva hayatı yaşayanın üstünde bir de takvâ hayatı yaşayan bulunur. Bizler o takvâyı yaşamasak da takdir edip sevgi duymamız bile bir kazançtır, bir merhaledir. Zaten sıradan insanları kitaplara yazmıyor. isimlerini dilden dile dolaştırmıyorlar. Onların yaşadıkları, asırlardan bu yana nice insanlar gelip geçmiştir bu âlemden. Yâd edilenlerin ise elbette gösterdikleri feragat ve iktisap ettikleri faziletleri, hâyranlığı mucib olmuş ki, hâlâ ibretle yâd edilmekte, belki de kıyamete kadar yâd edilmeye de namzet bulunmaktalar. Belh'in bu mâneviyat sultanında görülen bariz meziyetlerden biri, belki de en birincisi, gayet hesaplı bir sabır anlayışı içinde olmasıdır. Başkalarının büyük bir kavga ve gürültü çıkaracağı yerlerde O, derhal bir çıkış yolu bulur, mevzuuyu çıkmazdan kurtarır, işin sonucunu tatlıya bağlardı. Onun bu kurtarıcı vasfı bilhassa aile içi münakaşa ve münazaralarda görülürdü. Nitekim meşhur bir hâdisesini kitaplarımız şöyle naklederler: Şâkik, bakkaldan aldığı yumurtayı hanımına vermiş, yemek yapmasını beklemektedir. Mutfakta yumurtaları hazırlayan huysuz olduğu kadar da geçimsiz hanım feryâdı basar: Bey! Bu nasıl yumurta böyle? Bayat mı bayat. Sen ne biçim insansın, hiç yumurtadan anlamaz, iyi ile kötüyü farkedemez misin? Artık aldığın yumurta dahi yenmeyecek nerdeyse? İşin sarpa sardığını anlayan Şâkik, hemen mevzuyu münasip olan tarafa kaydırır. Gayet sakin bir edâ ile cevap verir: Hanım, kızgınlığın bana mı, bakkala mı. yoksa yumurtayı yaratana mı?.. Söyle, kime kızıyor, gazaba geliyorsun? Ve şöyle devam eder: Bana kızıyorsan zahmet ediyorsun. Yumurtanın bayat olduğunu bilsem alır mıyım hiç? Demek ki bayat olduğunu bilmeden almışım? Bakkala kızıyorsan, ona da zahmet ediyorsun? Hangi bakkal ister ki, bayat yumurta satsın da, müşterisini kaçırsın? Mutlaka onunda bir mazereti vardır. Amaaaa. Bana da, bakkala da değil de yumurtayı Yaradan'a kızıyorsan ben ona karışmam! Onunla senin arana da girmem. İşte sen, işte O'nun hikmeti! Bana sorarsan, yumurtayı hiç yaratmamaktansa yaratsın da bayat dahi olsa soframıza gelsin. Bütün bunları dinleyen hanımın öfkesi diner, daldığı tefekkürle de sükunete erer.... O da böylece bir badireyi faydalı şekilde atlatmış olur. Dostları bir gün sohbet ederken hanımlarından şikâyet ederler, kadınların hissilik ve nimetin kıymetini bilmezliğinden uzun uzadıya söz ederler. Onları dinleyen Şâkik'te ise hiç şikâyet yok. Ne hak verir, ne de haksızlık isnadında bulunur. Derler ki: "Hazret, veli gibi bir hanıma düştüğünden ne şikâyet ediyor, ne de bize hak veriyor." Tebessüm ederek cevap verir: "Birader, benimki velî değil: kelimenin tam mânâsıyla delidir deli! Ancak, o kızıp da deli durumuna girince, ben de hemen durum değiştiriyor veli rolüne geçiyorum. Böylece bir deliye bir veli rolü kâfi geliyor, idâre edip gidiyoruz. Eğer siz de hanımlarınızdan şikâyetçi olmaz hâle gelmek istiyorsanız, onun deli olduğu zamanda siz de veli olun, veli rolüne girin. Göreceksiniz ki, ne huzursuzluk kalacak evde, ne rahatsızlık!.. Ama, onun deli olduğu anlarda siz de aynı duruma giriyor, evde ikiniz de iki deli hâline geliyorsanız işiniz bitiktir sizin..." |