|
Filistin'de Gazze şehrinde,
hicrî 150 tarihinde (M. 767) dünyaya gelen İmamı Şâfiî, babası
tarafından Resûlüllah'ın sülâlesi ile birleşirken, annesi tarafından da
Hazreti Ali'ye bağlanır. Hazreti Hasan'ın oğlu Abdullah'ın kızı olan
anne Fâtıma, bir gün rüyasında karnından büyük bir yıldızın çıktığını,
gökyüzünde parçalanarak her parçasının ayrı yere düşüp aydınlattığını
görür. İşte bu rüyayı te'vil edenler, ona dünyaya bir çocuk
getireceğini, bu çocuğun yeryüzüne ilim, irfan nuru saçacağını
söylerler. Nitekim çok geçmeden bir erkek evlâdı dünyaya getiren Fâtıma,
o günlerde Irak'tan Filistin'e gelen şu haberi de duyar: "Büyük âlim Ebû
Hanife Bağdad'da vefat etti." O günün mâneviyat büyükleri derler ki:
"Cenâbı Hak yeryüzünü İslâm yıldızından mahrum bırakmaz. Birini alır,
ama diğerini verir." Bu arada hadislerden de İmamı Şâfiî'ye işaret
çıkaran âlimler, Peygamberimizin şu hadîsini hatırlatırlar: "Kureyş'ten
bir âlim çıkacak, yeryüzünü ilimle dolduracaktır." Bu hadîsin işaret
ettiği âlimin İmam-ı Şâfiî olduğu, sonradan açıkça anlaşılmıştır.
Gazze'de oğlu için gereken öğrenim çevresini bulamayan annesi, onu bu
mahrumiyet bölgesinden alır, Mekke'ye getirir. Burada geniş ilmî çevrede
kısa zamanda kendini yetiştiren küçük Muhammed, dokuz yaşında iken
Kur`ânı Kerim'i bütünüyle hıfzeder. Onbeş yaşına gelince de, fetva
vermeye ehil hale gelir. Onun bu kadar küçük yaşta fetva verecek bir
makama erişmesinde; ilme karşı duyduğu şiddetli ilgi ve öğrenme
merakının büyük hissesi vardır. İlme duyduğu bu büyük ilgiyi bizzat
kendisi şöyle ifade eder: "Bahil bir adam, mal toplamaya karşı nasıl
hırs duyarsa, ben de ilme karşı öyle alâka duyuyorum:" Bir diğer sözünde
de şöyle der: "Yavrusunu kaybeden anne, oğlunu bulunca nasıl sevinirse,
ben de aradığım bir mes'eleyi bulunca öyle seviniyorum." Böylesine
şiddetli arzu ettiği ilimden ne anladığını ise şu kısa cümle içinde
özetler: "İlim, öğrenilen değil, yaşanandır. Yaşanmayan ilim, geçmeyen
parâ gibidir: Sahibine gerçekte faydası olmaz." Çok muhrik sesi olan
İmamı Şâfiî, Kur'an okuyunca ağlar ve ağlatırdı: Nitekim ağlayarak
mânevi kirlerden temizlenmek isteyenler, Ona giderler, Kur'an okuyuşunu
dinlerlerdi: İmam-ı A'zam Hazretleri gibi, Ramazan'da altmış defa hatim
yaptığı kaydedilmektedir. Şiire, edebiyata karşı da fevkalâde bir
kabiliyete sahip olan İmam, "Şiirin ulemânın itibarına gölge
düşürmeyeceğini bilseydim, Lebid'den daha güzel şiir söylerdim" diyerek
şiirden uzak kalır. Hattâ asıl meşgul olunacak ilmin "hadis, fıkıh ve
itikad ilmi" olduğunu söyler. Tabii ki, onun ifade ettiği bu üç ilmin
içinde, dünyevi bütün ilimler de mevcuttu. Onlar tefsiri, hadisi, fıkıh
ilmini bizim gibi dar ve dünya gerçeklerinden tecrid edilmiş şekilde
anlamazlardı. Mekke-i Mükerreme'de birçok meşâyih ve ulemâdan ilim elde
eden Hazret-i Şâfii, aynı zamanda Medine'de bulunan İmamı Mâlik'in
MUVATTA' adlı eserini de baştan sona kadar ezberler. Bu hadisleri
toplayan Hazret-i İmam'a karşı şiddetli bir alâka duyar, onu mutlaka
görmeyi ister. Mekke valisinden, Medine valisine hitaben yazılmış bir
mektup alarak bir kervanla yola koyulur. Yolda fuzûli sohbetlere alâka
duymayan genç İmam, biri gece biri gündüz olmak üzere tam on altı defa
Kur'ân-ı Kerim'i hatmederek Medine'ye varır. İlk iş olarak Mescidi
Nebî'de namazını kılar, sonra valinin yanına gelir. Ziyaretten sonra
valiye mektubu verip, kendisini İmamı Mâlik ile görüştürmesini rica
eder.
Vali, ümitsiz şekilde İmam Mâlik'in kapısını çalar. İçerden çıkan
birine, görüşme arzusunu izhar edince gelen cevap şöyle olur: -Bir sual
soracaksanız, yazıp verin, cevabını getireyim. İmam ilmî mes'elelerle
meşgul. Bugün görüşme günü değil. Vali, İmam'a bir mektup vereceğini,
bizzat görüşmek istediğini söylemesi üzerine kapıya çıkan ak sakallı,
nuranî yüzlü, heybetli Zât, altına konan bir iskemleye oturarak verilen
mektubu okumaya başlar. Kâğıdın ortalarında "Bunu size getiren Muhammed
bin İdris, genç âlimlerimizdendir" cümlesine gelince, gerisini okumaz,
heyecanla ayağa kalkar: "Sübhânallah! Resûlüllah'ın bayrağı da bizimle
görüşmek için araya vasıta mı koyuyor? Bu ne iştir?" diyerek aşağı iner.
İmamı Şâfiî'yi kucaklar, göz yaşları ile içeriye alır. İlmî gayretlerini
işitip sevindiğini söyleyen İmamı Mâlik, bir ara gözünü Hazret-i İmam'ın
gözüne dikip dikkatle baktıktan sonra şöyle der: -Sende bir nûr
görüyorum, sakın bu nûru maruz kalabileceğin bir ma'siyetle
söndürmeyin!.. Altmış yaşlarındaki İmam Mâlik, henüz yirmi yaşı
civarındaki İmamı Şâfiî'yi bundan sonra tam on sekiz ay yanından
ayırmaz, kendi eliyle yemeğini getirir, misafirperverliğin görülmemişini
gösterir, sahip olduğu ilim ve fazilet adına nesi varsa hepsini de ona
aktarıp yetiştirir... Bir gün Hazret-i İmam, ilim meraklısı Şâfiî'ye
Muvâtta'ı, okuyacağını, dinlemesini söyler. Ama genç Şafiî'nin cevabı
enteresan olur: -Ben okuyayım da siz dinleyin efendim. Zira ben Mekke'de
sizin bu değerli eserinizi bütünüyle ezberledim, huzurunuza o hadislerin
tümünü zaptetmiş olarak geldim... İmamı Mâlik'ten gördüğü maddi ve
mânevi büyük yardımdan dolayıdır ki, İmamı Şâfiî şöyle der: "Öğretmenim,
üstadım, İmamı Mâlik'tir! Hiç kimse bana onun kadar destek olmamıştır.
Hazret-i İmam'ı Rabbimle kendi aramda hüccet kabul ediyorum. Rabbim bana
sorarsa ben de onu gösteririm, O böyle dedi, derim. Mezheb sahiplerinin
birbirlerine karşı gösterdikleri şu yakınlığı, himmet ve alâkayı, inanç
ve itimadı görüyorsunuz ya? Hareketlerinde Allah rızasını esas maksat
yapanların durumu budur işte? Halbuki bunlar, dinin bir kısım
mes'elesinde ayrı re'y ve ictihadda ve farklı görüşler içinde
bulunuyorlardı. Ama bu, Allah rızasına müstenid bir çalışma olduğundan,
hiçbiri diğerine karşı hürmette kusur etmiyor, düşmanlık hisleri
beslemiyorlardı. Ya bugünkü biz mü'minlerin karşılıklı tutumumuz nasıl
acaba? Birbirimize karşı aynı hürmet ve saygı içinde bulunuyor muyuz?
İslâm'a hizmet eden cemaat liderlerinin hali de böyle mi? Saygılı ve
hürmetliler mi yekdiğerine?.. Halbuki bizim böyle ilmi bir ayrılığımız
da yoktur. Dinin bütün mes'elesinde ittifak halindeyiz. İhtilâfımız dini
konularda değil, dine hizmetin şeklindedir. Şekildeki ve metottaki
ihtilâflar sebebiyle karşılıklı sevgi ve hürmetimizi terk etmemiz câiz
olur mu? İmamı Şafiî, Medine'de muhtaç olduğu ilmi elde ettikten sonra,
Irak'ta çalışmalarını duyduğu Ebû Hanîfe'nin talebelerinden Ebû Yûsuf ve
Muhammed bin Hasan'la da tanışmak ve onların ilimlerinden istifade etmek
ister. Üstadı İmamı Mâlik'e bu durumu şöyle açar: -Mekke'den İslâm'ı
öğrenmek için yola çıktım. Şimdi ise, Irak'taki falanca zâtları da
görmeyi istiyorum. Validemden bunlar için izin almamıştım. Ne yapayım,
izin için tekrar valideme mi gideyim? Yoksa, izin almadan Bağdad'a doğru
yola mı çıkayım? İmam-ı Mâlik'in cevabı şöyle olur: -İlim talebinde yol
alan kimsenin ayakları altına melekler kanatlarını sererler ki, bu
hayırlı yolcu kanatlarımıza bassın diye. İmam, bir başka mezhebin
kurucusu olan İmam-ı Şâfiî'ye çıkarır kırk altı dinar da para verir,
yolda müşkülâta maruz kalmayasın der. İmamı Şâfiî, bu kadar parayı çok
bulunca da, şu karşılığı verir: -Merak etme, benim değil, Mısırlı İbn-i
Kasım'ındır bu para. O bana vermişti. Ben de seninle paylaşmış oldum.
Böylece Medine'den Bağdad'a doğru İmam-ı Mâlik'in verdiği harçlıkla yola
çıkan Şafii, on dört günde Kûfe'ye varır, İmam-ı Ali'nin merkadini
ziyaret eder. Mescidde namaz kılan birinin rükûa eğilip doğrulurken
ellerini omuz hizasına kaldırmadan tekbir aldığını görür, buna itiraz
eder. Namaz kılan adam da şu karşılığı verir: -Ben, Ebû Hanife'nin
talebeleri Ebû Yûsuf'la, Muhammed'in yanında on beş senedir böyle
kıldım, yanlış demediler. Sen kim oluyorsun ki itiraz ediyorsun? Bunu,
kapıdaki iki İmam'a da anlatır. Onlar: -Geri dön de sor bakalım, o zat
namaza nasıl başlıyormuş? derler. Adam dönüp sorar. İmamı Şafiî
cevabında: -Ben namaza iki farz, bir sünnetle başlıyorum. İki farzdan
biri namazdan önce niyet, ikincisi de ilk tekbir. Bir sünnet ise,
ellerini kaldırmaktır, der. Dışarıda bu cevabı dinleyen Ebû Yûsufla
İmam-ı Muhammed: -Bu, sıradan birinin cevabı değil, diyerek içeri girip
Şafiî ile ilk defa böyle tanışırlar. Birbirlerini işitip, ancak yeni
görüşen ilim adamları, kucaklaşırlar. Şafii'den İmam Mâlik'i görüp
görmediğini sorarlar. -İmamı Mâlik'in yanından geliyorum. Hem
hazırladığı hadîs kitabı MUVATTA'ı da tümüyle ezberledim, deyince, ona
karşı hürmetleri daha da artar. Böylece İmamı Şafiî, burada da uzun
müddet kalır. Ebû Yûsuf ve İmam-ı Muhammed'in Ebû Hanife'den edindikleri
ilmi, kaydettikleri hükümleri zaptedip, ezberler. Daha sonra kendisine
bu ilmi nereden aldığı sorulunca, İmam-ı Muhammed'in yazdığı Ebû
Hanife'nin görüşlerinden, diye cevap vermiştir. Irak'tan da Anadolu'ya,
İran çevresine giderek namı işitilen ilim adamlarının hepsini tek tek
ziyaret eden Şafiî, daha sonra Filistin, Medine, Irak ziyaretlerini
tekrarlayarak nihayet, Mısır'da hicri 204'te vefat eder. Gariptir ki,
Kûfe'den hareket ederken kendisine maddî yardımı Ebû Hanîfe'nin iki
talebesi olan Ebû Yûsufla, İmam-ı Muhammed yapar. Bunlar, üç bin dinar
kadar yol harçlığını, fıkıhta bir başka görüşün sahibi olan bu ilim
adamına verirler. Kıskançlık, çekememezlik ve rekabet gibi pespâye
düşünceler onların yanlarına hiçbir zaman yaklaşamamış; akıllarının
ucundan bile geçmemiştir. Acabâ onları örnek alan bizler de öyle miyiz?
Dinî cemaat mensupları birbirlerine bu anlayışı gösterebiliyorlar mı?
Yardım edip yekdiğerine destek oluyorlar mı? İmam-ı Şafiî Hazretleri
sadece ilmiyle iktifa eden bir zât değildir. İlmine eş şekilde ameli de
dikkatleri çekmektedir. Zaten, dünya çapında İslâmi hizmetler başarmış
olan bütün meşhur âlimler, önce ilimlerinin icabını bizzat nefislerinde
yaşamışlar, sonra da yaşadıkları hakikatleri çevrelerine takdim
etmişlerdir. Muvaffakiyetlerindeki sır, ilim ile ameli
birleştirmelerinden gelmektedir. Denebilir ki, dört mezheb imamlarından
hiçbiri kendi nefsinde tatbike çalışmadığı şeyi başkasına tavsiye
etmemiştir. Zaten içtihad sadece ilim işi değildir. Aynı zamanda ilmin
icaplarını yaşamak da şarttır. Aksi halde, ilmini yaşamayan müctehidin
halka verdiği hüküm kuşun yavrusuna kusmuk verişi gibi olur. Azığından
verir, kalbinden değil. Bu da hiçbir tesir göstermez tabii ki... Nitekim
İmamı Gazali Hazretleri, Hazret-i Şafiî'yi anlatırken geceyi üçe
ayırdığını, bir kısmında ilme çalıştığını, bir kısmında ibadet ettiğini,
kalan kısmını da uyku ile geçirdiğini kaydeder. Talebesi Rebî, üstadının
gece namazlarında okuduğu Kur'ân-ı Kerim'i şöyle anlatır:
"Bir Ramazan boyunca, kıldığı gece namazlarında tam altmış hatim
indirirdi." Onun diğer bir talebesi Buveyti de, hocasına uymak istedi,
ancak O, günde bir hatim okuyabildi. Otuz hatimle Ramazanı bitirdi.
Ûstadı gibi altmış hatme erişemedi. Şafiî Hazretleri, yemekte, uyumakta
son derece iktisatlı ve dikkatliydi. Kendisi bir sohbetinde şöyle
demişti: "Tam on altı senedir doyasıya yemek yemedim. Zira fazla yemek,
bedene ağırlık verir, kalbi katılaştırır, zekayı durdurur. Uykuyu çeker,
sahibini ilimden de, ibadetten de alıkoyar." Şafiî Hazretleri'nde Allah
korkusu o seviyede idi ki, doğru da olsa Allah üzerine yemin etmez,
Allah ismine yeminden titrer, bunu en büyük hürmetsizlik, kulluk edebine
zıt bir hareket kabul ederdi. Nitekim bir gün şöyle demiştir: "Ne yalan,
ne de doğru yere olsun, şimdiye kadar Allah'a bir defa olsun yemin
etmedim..." Hazret-i İmam, çok konuşmaktan da çekinir, ancak ihtiyaç
varsa söylemeyi isterdi. Yoksa daima susmayı, konuşmaya tercih ederdi...
Bir gün kendisine bir sual sordular. Cevap vermekte gecikti, tefekkür
ediyordu, dediler: -Niçin susuyorsunuz? Şöyle cevap verdi: -Susmak mı
hayırlı, yoksa konuşmak mı? Onu düşünüyorum. Yahya bin Vezir der ki:
"Mısır'ın kandiller çarşısında gezerken bir adamın bir hoca aleyhine
konuştuğunu işittik. Şafiî Hazretleri bana dönerek şöyle dedi: -Bu gibi
herze sözlerden, dilinizi koruduğunuz gibi kulağınızı da koruyunuz. Zira
dinleyen, söyleyenle ortaktır. Aleyhtar gıybetçiler, kendi herzelerine
dinleyeni de ortak etmek isterler. Buradan hemen uzaklaşmalıyız..." |