|
Horasan'ın Merve şehrinden
gelen anası, Ahmed bin Hanbel'i 164'de (M. 780) Bağdat'da dünyaya
getirmiştir. Baba Muhammed bin Hanbel ise, otuz yaşında vefat
ettiğinden, küçük yaşta yetim bıraktığı oğlu Ahmed'in, müctehid
imamların arasında yer aldığını görememiştir. Bu sebeble, Bağdad'da
yetim olarak büyüyen Ahmed, ikinci asrın yetiştirdiği büyük ilim ve
fazilet sahiplerinden ders alıp, mevcut hadîsleri tümüyle ezberlemeye
koyulmuş, kimsesiz ve fakir olduğu halde en zenginlerin dahi erişemediği
mevkilere erişmiştir. Nitekim, gençlik devresinde hadis elde etmek için
önce Kûfe ve Basra'ya gitmiş, oradan da Mekke, Medine, Yemen, Şam,
derken bütün Arap yarımadasını yaya olarak gezip o günkü İslâm
Dünyasının büyük bir bölümünü teşkil eden yerlerin ilim adamlarını
bizzat görmüş: onlardan hadis dinleyip mes'ele zaptetmiştir. İlgili
kitapların kayıtlarına göre, İmam-ı Ahmed'in ilme olan bu alâka ve
şevki, hayatının sonuna kadar da devam etmiştir. Ak sakallı, nurani
yüzlü bir piri fâni iken bile, çocuklar gibi elinde kalemle ilim
muhitlerine gider, mes'ele yazıp, kâide zaptedermiş... Kalem ve
mürekkebi yanından ayırmadığını görenlerden biri: "Yâ Ebâ Abdullah,
ilimde bu kadar mesafe aldın, hattâ Müslümanların imamı oldun, daha ne
zamana kadar böyle çocuklar gibi mürekkeb şişesi taşıyacaksın?" demiş.
İmam tek kelime ile, "Mezara kadar!.." cevabını işaret etmektedir: O
günkü âlimlerden Muhammed bin İsmail, Hazret-i İmam'la yaptığı bir
sohbetini anlatırken. şu hâdiseyi nakleder: "Ben Bağdad'a her gidişimde
İmam'ı, çocuklar gibi ilim öğretilen yerlere gider görürdüm. Bir gün
yine onun böyle bir ilim yerinden döndüğünü gördüm. Eskimiş
ayakkabılarını da eline almış, yalınayak yürüyordu. Sordum: -Ya İmam,
daha ne zamana kadar böyle çocukların gittiği yerlere gideceksin? Cevap
verdi: "Ölüm, yeter deyinceye kadar..." Kendine ilim öğreten çocuk bile
olsa karşısında diz çöküp oturmayı âdet edinen İmam, öğretenin yaşı ne
kadar küçük olursa olsun, onu üstad görür, yaşının küçüklüğüne bakıp da
yanında lâubali oturmayı uygun bulmazdı. Nitekim bu mevzudaki
müşahedesini anlatan Halef der ki: -Ahmed bin Hanbel bize gelmiş, Ebû
İvâne'nin rivayet ettiği hadisi dinliyordu. O gelince ben kalkıp yerime
oturtmak istedim. Fakat onu bir türlü razı edemedim. Diyordu ki:
"Kendisinden ilim öğrendiğiniz bilgi sahiplerine hürmetle emrolunduk."
Diğer müctehidler gibi Ahmed bin Hanbel'de de İslâmı öğrenme aşkı
zaptedilmez bir arzu halinde idi. Bundan dolayıdır ki, tam kırk yıl gece
gündüz ilme çalışmış, evlenme işini ancak kırkıncı yaşından sonra
düşünebilmiştir. Onun kırk yaşına geldiğinde elde ettiği ilmi ifade
etmek isteyenler şöyle tarif etmişlerdir: "İlmin tümü Ahmed bin
Hanbel'in iki gözü arasında toplanmıştı. Ne sorulursa sanki hemen oraya
bakar, kesin ve doğru şekilde cevap verirdi." İmam-ı Mâlik'in meşhur
hadis kitabı "Muvatta" gibi yüce değerde bir hadis kitabı hazırlayan
Ahmed bin Hanbel, adına "Müsned" ismi verdiği bu değerli eseriyle,
kendini müctehidler arasına yüceltmiş, eşsiz denecek değerde ilmî bir
hizmette bulunmuştur. Büyük Müctehid'in bu değerli hadis kitabı, yediyüz
bin hadisten seçilmiş 30 bin kadar hadisten müteşekkil bir ilim
hazinesidir.
Hadis gibi, tefsirde de çok ileri seviyelere yükselen Ahmed bin
Hanbel'in, nasih-mensuh, tarih ve diğer dini şu'belere ait başka
eserleri de vardır. Bir tek hadisi zaptetmek için aylarca yaya yol
yürümeyi zevkle göze alan Hazret-i İmam, bir ara hadis dinlemek için
böyle uzunca bir yolculuğu göze alır ve nihayet hadîsi bilen adamı
bulur. Önünde bir köpeğe ekmek vermekle meşgul zâta selâm verir.
Selâmını alan adam, kendisiyle meşgul olmadan köpeğe ekmek vermeye devam
eder. Az sonra Ahmed bin Hanbel'e dönen zât şöyle der: -Seninle değil de
köpekle meşgul olduğuma kızdığını biliyorum. Ama bu köpek aç kalmış,
Allah da beni karşısına çıkarmıştır. Halinden, perişanlığını anladığım
bu köpeği doyurmaya mecburum. Zira Hazreti Resûlüllah buyurdu ki: "Kim
bir ihtiyaç sahibinin kendisine arzedilen ihtiyacını (elinden geldiği
halde) karşılamazsa, Allah da âhirette onun ihtiyacını karşılamaz!.." Bu
köpek bana ihtiyacını arzetti. Ondan yüzümü çevirsem, âhirette de benden
yüz çevrilir. Ahmed bin Hanbel daha fazlâ dayanamaz: "Tamam, tamam!
Aradığım hadîsi bulmuş oldum." Bütün müctehidlerde görüldüğü gibi, Ahmed
bin Hanbel'de de sahip olduğu ilmi, bütün cihetleriyle önce kendi
nefsinde yaşama hasleti dikkati çekmektedir. Onun ilmini asla dünyevi
arzularına vasıta kılmayışı, diğer müctehidlerle ortak olan
vasıflarından birini teşkil eder. Bir ara yere atılmış kuru ekmeğin
tozunu silip yediğini görenler, bu tavrını garip karşılamışlarsa da, O,
bunun mü mine yakışan bir hareket olduğunu söylemiştir. İshak bin
Nisaburi, Onun tevazuuna ait şu hâdiseyi de anlatır: "Ahmed bin
Hanbel'in geleceği yere hasır serdirmiş, yerini hazırlatmıştım. O
gelince bunun sebebini sordu. Ben de kendisine ikram için hasr serdiğimi
söyledim. Şu karşılığı verdi: -Kaldır bu hasırı, kuru yere oturayım.
İhlâs, ihlâslı hareket edince kuvvet bulur. Ve hasırı kaldırdım. Toprak
üzerine oturup kitaplarını yere serdi..." Ebû Hasf-ı Tarsusî de bir
hatırasını şöyle anlatır: "Ahmed bin Hanbel'e sordum: -İnsan kalbi ne
ile tatmin olur? Şöyle cevap verdi: -Helâl yemekle... Sonra bu suali
büyük veli Bişr bin Haris'le, Abdülvehhab Verrak'a da sordum. Onlar da
bir âyeti kerîme okuyarak cevap verdiler: -Kalb Allah'ın zikriyle tatmin
olur... Ben onlara: Ahmed bin Hanbel'in (kalb, helâl yemekle tatmin
olur) dediğini söyleyince, ikisi de tasdik ettiler: -Ahmed bin Hanbel,
işin aslını söylemiş. Allah'ı zikirden önce, helâl yemek gelir. Helâl
yemeyen insan, Allah'ı ne kadar zikretse kalbine itmi'nan ve huzur
gelmez, dediler." Halife Me'mun; ilimle iştigal ettikleri için
maişetlerini kazanamayan ehli hadîs ve ehli ilme yardım göndermişti. Bu
para, hemen herkese dağıtıldı, ancak Ahmed bin Hanbel helâl olmasına
rağmen kabul etmedi: -Benim imkânım bana kâfi geliyor, başka yardıma
ihtiyaç hissetmiyorum, dedi. Ahmed bin Hanbel, Halife Hârun Reşîd'in
kendisine kadılık teklifini de geri çevirmiş, ilmî ölçülere tam tamına
uygun hareket edemeyeceği düşüncesiyle, ilmini Hârun Reşid'in siyasi
icraatı içine hapsetmek istememiştir. Tevazu ve helâl yemek hususunda
titizliği olan İmam, çoğu zaman kendi şahsı için hiç kimseyi zahmete
sokmak istemezdi. Bu yüzden bakkala kendisi gider, aldığı şeyleri kendi
eliyle taşırdı. Görenlerin eline sarılıp götürmek istemeleri ona tesir
etmez, "siz beni büyük görüyorsunuz, ama Allah da öyle görüyor mu?" diye
düşünür. düşündürürdü... Büyük mâneviyat adamı Ebû Hatîm der ki: "Bir
adam Ahmed bin Hanbel'i seviyorsa, bilin ki o adam sünneti de
seviyor..." Bu sözün ifade ettiği mânâ, Ahmed bin Hanbel'in sünneti
seniyyeye karşı son derece titiz ve bağlı oluşudur. Bu yüzdendir ki,
kendisine dua edenler: "Allah sizi İslâm üzere sabit, kılsın" deyince
"İslâm ve sünnet üzere sabit kılsın, deyiniz" diyerek tashihte
bulunmuştur. Ahmed bin Hanbel'in kendi adı Ahmed, baba adı da
Muhammed'dir. Hanbel, dedesinin ismidir. Bu sebeble, İmam'a. "Ahmed bin
Muhammed" denmesi gerekirken, Ahmed bin Hanbel denmiş, dede ismiyle
şöhret bulmuştur. Oğlu Abdullah bir gün babasının özel hayatını
anlatırken şöyle demiştir: "Babam Ahmed, inzivayı çok sever, bir
maslahat olmadıkça sokağa ve halkın içine çıkmak istemezdi. Halk onu,
bir mescidde, bir de hasta ziyareti ile cenaze teşyünde görürlerdi.
Sokakta giderken ona kimse erişemez, bir an önce geçip yerine varmak
isterdi." Ahmed bin Hanbel'in diğer oğlu Salih de, babasının inzivadaki
duasını anlatırken şöyle demiştir: "Babamın en çok tekrar ettiği dua
şuydu: -Yâ Rab, ameller sonuna göre değer taşır. Sen benim sonumu
hayreyle!" Bağdad'ın büyük âlim ve zâhid müctehidi İmamı Ahmed, fıkhi
hükümlerinde ekseriya azimeti tercih eder, ruhsata pek iltifat etmezdi.
Zaten kendisinin yaşadığı zâhidane hayatı da azimeti tercih ettiğini
gösteriyordu. Nitekim, İmam-ı Şafiî ile meşhur hadisçi Yahya bin Main,
İmam-ı Ahmed ile Mekke'ye gidiyorlardı. Yolda geceledikleri yerde herkes
köşesine çekilmiş, sabaha kadar kendi anlayışında bir hal üzere
bulunmuştu. Sabah olunca İmam-ı Şafiî şöyle konuştu: -Bu gece gözlerimi
yumduğumda yine mes'eleler kafama üşüştü, sabaha yakın vakte kadar: iki
yüz kadar zor mes'eleye çözüm buldum. Bu yüzden sevinçliyim. Yahya bin
Main de şöyle konuştu: -Ben de aynı hale maruz kaldım, bir türlü uyku
girmedi gözüme. Hadisleri tefekküre başladım. Resûlüllah'a nisbet edilen
sözlerin içinden yüz kadar sözün hadis olmadığını tesbit ettim, bu
gece... Ahmed bin Hanbel'e sordular. O da şu cevabı verdi: Ben de sabaha
kadar hatimle iki rek'at namaz kıldım. Birinci rek'atında yarısını
okuduğum Kur'an'ın ikinci rek'atında kalan kısmını okuduğumdan, gece
Kur'an-ı hatmetmiş oldum. Hazret'in zühdü, takvâsı, ibadeti, daha ziyade
dikkati çekiyordu. Hadîste de. "İnsan bildiğiyle amel ederse, Allah ona
bilmediklerini de öğretir" buyurulmaktadır. Başkalarının tefekkür ve
ilmi faaliyetle öğrendiklerini o da fazla amelle elde etmiş oluyordu.
Halife Me'mun zamanında baş kadı olan Ahmed bin Dâvud'un yanlış bir
ictihadı yüzünden "Kur'an mahluk mu, değil mi?" şeklinde bir lâfzı
münakaşa çıkmış, Hazret-i İmam da, bu ictihada uymadığından hapse
atılmış, tam yirmi sekiz ay hapiste tutularak, işkence görmüştür. Me'mun,
Mu'tasım. Vâsık zamanlarında devam eden bu münakaşa, nihayet
Mütevekkil'in zamanında bitmiş, bu büyük Halife, İmam'ı hapisten çıkarıp
ikram ve hürmette bulunmuştur. Kendisine yapılan işkencelerin hepsini de
helâl ettiğini söyleyecek kadar af ve müsamaha sahibi olan İmam'a biri:
"Senin gıybetini yaptım, beni affeyle" demiş. İmam da şunu söylemiş:
"Bir daha yapmamak şartıyle helâl ettim."
Yanındaki İbn-i Hânî: "Yâ İmam, senin gıybetini yapıyor, sen de
affediyorsun?" deyince, "Baksana şartlı helâl ediyorum, bir daha
yapmamak şartıyla" karşılığını vermiştir. Kırk yaşında evlendiği hanımı
Âişe'yle geçen hayatlarını anlatırken şöyle derdi: "Âişe ile otuz
senemizi birlikte yaşadık. Anlaşamadığımız tek mes'ele olmadı."
Abdullah'ın annesi Âişe'nin vefatından sonra, Reyhane hanımla evlenen
İmam'ın, bundan da Salih adındaki oğlu dünyaya gelmiştir. İmam'ın halim
selim hali, aile hayatında da devam etmiş. anlaşmazlık, ailevi
geçimsizlik gibi beşerî haller görülmemiştir. Kendisini ziyarete gelen
İmamı Şafiî'yi makamına oturtup, izzet ikram fazileti gösteren, sonra da
onu atına bindirip şehrin dışına kadar yaya olarak teşyi' eden İmamı
Ahmed bin Hanbel, dokuz günü bulan bir hastalıktan sonra, Hicrî 241'de
Bağdad'da bir Cuma günü vefat etmiştir. Cenaze namazına iştirak eden
Müslümanların çokluğu yüzünden hemen defni mümkün olmamış, ancak ertesi
gün izdihamın verdiği bir anlık fırsattan istifade ile "Harb Kapısı"
mezarlığına defnedilmiştir. Ahmed bin Hanbel, zühd ve takvâsından dolayı
kendisini medihte bulunanlara şu karşılığı verirdi: "Sen sonuna bak,
sonuna!..." Bundan sonra da ellerini kaldırır. şöyle dua ederdi: "Ya
Rab, sen sonumu hayreyle. Son nefesimde imanımı yâr eyle!.." |