İmam Mâlik Hazretleri

  Mâliki Mezhebi'nin kurucusu olan İmamı Mâlik Hazretleri, İmam-ı A'zam'dan on üç sene sonra hicri 93'te (M.711) Medine'de dünyaya geldi. Medine'de Sahâbenin sonlarına ve Tabiîn'in ilklerine erişen İmamı Mâlik, talebelik devrini İmam-ı A'zam'ın aksine yoksulluk ve mahrumiyet içinde yaşamıştır. Yüzüğünün kaşındaki, sabrın değerini işaret eden şu âyeti kerime, hayatta ona daima destek olmuştur. "Hasbünallahü ve ni'melvekil!" Daha sonraları; bu sabrının karşılığını maddi-manevî geniş nimetlere erişmekle gören Hazret-i İmam, herkesin de nail olduğu nimeti, giyiminde kuşamında göstermesini söylerken şöyle demiştir: "Allah verdiği nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister." Bu yüzden yoksullar onun yanından ayrılmamış, himayesine sığınmışlardır. İmamı Mâlik'in en çok ikrah ettiği kötü hallerden birincisi gıybetti. Bu konudaki ikazlarından birinde şöyle der: "Medine'de ayıpsız insanlar vardır... Ne zaman ki, başkalarının ayıbını konuşurlar, onlar da ayıp sahibi olurlar. Yine Medine'de ayıplı insanlar vardır. Ne zaman ki başkalarının ayıplarından söz etmezler, kendi ayıpları da gizlenir, ayıpsız hale gelirler." 17 yaşına kadar tahsil ettiği ilimle Medine'nin eşsiz âlimi haline gelen Hazret-i İmam, bu yaştan itibaren ders verip, çevresini irşada başlamıştır. Doksan seneye varan ömrü boyunca hem okuyup, hem de okutarak bu irşadını sürdüren İmamı Mâlik'in en büyük ilmi eseri, Resûlüllah'ın hadîslerini topladığı meşhur MUVATTA' kitabı olmuştur. Yazılan ilk hadis kitabını teşkil eden MUVATTA'ı Hazret-i İmam, yüz bin hadisten seçtiği dört bin hadîsle meydana getirmiştir. Bunun için tam kırk sene çalışmıştır. Tabiîn'den birçok âlimler, Resûlüllah Hazretleri'nin İmamı Mâlik'in geleceğine işaret ettiğini de söylerler. Bu konudaki hadîslerden biri şu meâldedir: "Şark ve garptan birçok talebe, âlim ararlar. Fakat Medine âliminden daha âlimini bulamazlar!" Nitekim İmam'ın ilmi itibarı, Müslümanların arasında iyice yayılmıştı. Aylarca yol alıp Medine'ye, Hazret-i İmam'a mes'ele sormaya gelenler çok olurdu. Fazileti, takvâsı had safhadaydı. Bunca tevazu ve müsamahasına rağmen, huzurunda son derece saygı ve hürmetle dururlar, fuzuli konuşmaya cesaret edemezler, heyecan hâkim olurdu kendilerinde... Sual sorunları korkutmaz, "bu nasıl sual?" gibilerden ayıplamazdı. Ne sorulursa sorulsun, hemen izah eder, sözü uzatmadan "evet" yahut "hayır" şeklinde mes'eleyi bağlardı. Bazan da kolayca "bilemiyorum" der, ilmin siperinin bilmiyorum kelimesi olduğunu söylerdi. Yaşının ilerlemesine rağmen Medine'de bineğe asla binmezdi. Son senelerinde kendisini ziyarete gelmiş olan İmam-ı Şafiî Hazretleri bu konuda gördüğü bir vakıayı şöyle anlatır: "İmam'ın kapısında Horasan'dan, Fars'tan gönderilmiş hayvanlar gördüm. Ama O, hiçbirine binmiyordu. -Bu bineklere binmeyişinizi hoş bulmuyorum, dedim. -Hepsini de sana hediye ediyorum, sen bin... diye cevap verdi. -Sen kendin için alıkoymalısın, yaya gidecek halin yak, dedim. O zaman da şu karşılığı verdi: -Resûlüllah'ın bulunduğu bir şehirde ben hayvana binip de ayağımı sallaya sallaya gitmekten hayâ ediyorum, bu yüzden Medine'de bineğe binmeye cesaretim yok!.. Resûlüllah'a olan saygısı o haldeydi ki, ondan söz naklederken hemen kendisine çekidüzen verir, abdestini alır, güzel kokular sürünür, sarığını güzelce sarıp. giyimini düzeltir, tevbe-istiğfarda bulunur, bundan sonra Resûlüllah'ı ve hadisini sohbet konusu ederdi. Bu kadar büyük, hazırlığın mecburi mi olduğunu sorana da şöyle cevap verirdi: "Resûlüllah'a saygıyı ben üzerime bir vazife biliyorum. O'nu konuşurken abdestsiz olmaya cesaret edemiyorum." Bu yüzden ayak üstü hadîs okumaz, acele halinde sünnetten söz etmezdi. Bu mevzuya girecekse müsait zamanda tam girerdi... Bir defa hadis naklediyordu. Toprağın üzerinde peyda olan bir akrep, ayağını ısırdı. Hadisi bitirinceye kadar durumunu hiç değiştirmedi. Belki hadise olan hürmeti, başka şey hissettirmiyordu. Sesini yükselterek konuşanlara ise: "Medine'de Resûlüllah vardır. O'nun huzurunda böyle bağırarak konuşulmaz" der, Peygamberimizi hayatta gibi kabul ederdi. Bağdad Halifesi Hârun Reşîd, Medine'ye gelmişti. Veziri Bermekî'yi Hazret-i İmam'a gönderdi. "Benden selâm söyle, hazırladığı değerli eserini alarak huzuruma teşrif etsin, bize hadis dinletsin" dedi. Bermekî, Hazret-i İmam'a gelip Halife'nin selâmını, tebliğ ettikten sonra, muvatta ile kendi yanına gelmesini rica ettiğini de sözlerine ekledi. Hazret-i İmam buna şu karşılığı verdi: "İlim ayağa gitmez! Belki ilmin ayağına gelinir. İlme talip olanlar ilmin yanına gelmelidirler, ilmi yanlarına çağırmamalıdırlar." Bermekî dönüp bunu Halife'ye anlattığı sırada, İmam da arkasından içeri girdi. Hârun Reşid: -Ya Mâlik, bize muhalefetinin sebebi nedir ki? diye sordu. İmam şu açıklamayı yaptı: -Size muhalefetim yoktur. Kastım size muhalefet değil, ilmin itibarını aşağı düşüren bir Halife olmanıza mani olmaktır. İlim hepimizden yücedir, onun yanına gitmeliyiz. Bunun üzerine Hârun Reşîd kalktı, birlikte İmamın ders yerine geldiler. Hazret-i İmam, değerli eseri Muvatta'dan hadis okumaya başladı. Derste dinleyici olarak halktan kimseler de vardı. Hârun Reşid, bundan memnun olmadı. O, kendisi için özel bir ders yapılmasını arzu etmişti. Bunu hisseden İmam, durumu şöyle izah etti: -İlim umumun malıdır. Umumun malı, hususun arzusuna tahsis edilmemelidir. Böylece Halife, mecburen sıradan insanların arasına oturmuş olduğu halde. Resûlüllah'ın hadislerini dinlemiştir. Hazret-i İmam, ilim meclisinde hiç kimsenin, sahip olduğu içtimai makamıyla kendisini farklı görme tavrına girmesinden hoşlanmazdı. Bir ara Halife, oğulları "Emin" ile "Me'mun"'un da İmam'dan hadîs dinlemelerini istemişti: İmam'ın buna da cevabı şöyle olmuştu: "Buyursunlar, ancak mecliste nerede boş yer varsa oraya otursunlar. Halife çocukları oluşlarını imtiyazlarına sebeb görerek diğerlerini çiğnemesinler." Bu şarta riayet ederek Halife çocukları İmam'ın Muvatta'ını dinlemişler, herkesten ayrı bir muamele görmemişlerdir. İmam'ı hilâfet merkezi olan Bağdad'a götürmek isteyen Hârun Reşîd'e Hazret-i İmam, şöyle özür beyan etmiştir: -Resûlüllah'ın, benden sonra dünyayı isteyenler, Medine'yi terk edeceklerdir dediğini tesbit ettim. Ben o kimselerden olmak istemiyorum. Ayrıca, yine Resûlüllah buyurmuş ki: "Medine kötüleri dışarı atar!..." Ben dışarı atılan kötülerden de olmayı arzu etmem. Resûlüllah'ın, medfun bulunduğu Medine benim için herşeydir. Bağdad'ı buraya tercih edemem. Nitekim hicri 179 tarihinde Medine-i Tahire'de vaki olan vefatından sonra, kendisi Baki mezarlığına defnolunmuş. böylece 86 yıllık hayatı boyunca mukaddes bildiği beldeden dirisi gibi ölüsüyle de ayrılmamıştır. İmam-ı A'zam Hazretleri'yle İmamı Mâlik Hazretleri, Medine'de birçok defalar görüşmüşler; karşılıklı saygı ve hürmet anlayışı içinde sabahlara kadar ilmi müzakerelerde bulunmuşlar; birbirlerinden pek çok hususlarda istifade etmişlerdir. Bunlardan birine şahit olan İbn-i Mübârek şöyle der. "Ben Medine'de İmam-ı Mâlik'in yanındaydım, o sırada biri geldi. İmam hemen âyağa kalkıp kendisini meclisin baş köşesine oturttu. Pek çok iltifat ve ikramda bulundu. Sonra o çıkınca dedi ki: -Bu zât Ebû Hanife denen Sâbit oğlu Numan'dır. Ne söylerse delille söyler. Hattâ. "Şu direk altındandır" dese, delilini getirebilir. Fıkıh ilminin birçok derin mes'elesi O'na açılmıştır. Herkesin hayrette kaldığı mes'elelerde O, külfetsizce doğru hükme varmıştır. O'nun tesbit ettiği mes'elelerden binlercesi var yânımda...' Evet, onlar birbirlerine karşı böyleydiler işte!.. Ya şimdiki önder sayılanlar!.. Birbirlerine karşı nasıl bir anlayış içindeler? Birbirlerinden ilim alıp, fikir alışverişinde bulunabiliyorlar mı? Halbuki İmam-ı A'zam gelince İmamı Mâlik ayağa kalkıyor, sonra da arkasından onu medhediyor, ondan binlerce mes'eleyi öğrendiğini gayet rahatlıkla söyleyebiliyordu.