|
Bediüzzaman Said Nursi,1873 te Bitlis in Hizan ilçesine bağlı İsparit
nahiyesinin Nurs köyünde doğdu. Babasının adı Mirza,annesinin Nuriyedir.Ağabeyi
Molla Abdullah''ın ilim tahsil etmesinin kendisine kazandırdığı itibara
imrenerek 9 yaşında Tağ köyünde Muhammet Emin Efendi''nin
medresesinde(alttaki resim) öğrenime başladıysa da çok geçmeden Nurs''a
döndü ve haftada bir gün gelen ağabeyinden temel bilgileri öğrenmekle
tahsilini devam ettirdi. Öğreniminin en verimli safhası, 15 yaşındayken
1888''de Muhammet celalî''den ders aldığı üç aylık devredir. O zattan
Molla Cami''den nihayete kadar, ortalama on yılda okutulan bütün
metinleri üç ayda okuyup diploma aldı. Kitaplardan sadece anahtar
bilgileri öğreniyordu.alet ilimlerini kapsayan bu Öğrenimin
ardından,sıcaktan kavrulmuş toprağın suyu yutması gibi temel ilimlere
yöneldi. Usûl''den Cem''ül-cevâmi, Kelâm''dan Şerhül-Mevâkıf gibi ağır
metinlerden günde ortalama iki yüz sayfalık bir kısmı anlayarak
okuyordu.Bu sıralarda Şirvandaki ağabeyinin yanına gittiğinde icâzet
aldığını söyleyince o inanmamış, sıkı bir sınamadan sonra küçük
kardeşinin kendisini geçtiğini görerek talebelerinden gizlice ondan ders
almaya başlamıştı.
Siirt''te Molla Fethullah da imtihan sonucunda durumunu tespit etmiş,
yanında bulunduğu bir hafta içinde, günde bir-iki saatlik meşguliyetle
Sübkî''nin Usûl-i Fıkh''a dair Cem''ül Cevâmi eserini ezberlediğini
görünce ''''zeka ile hafıza kuvvetinin ifrat derecede bir kimsede bir
araya gelmesi nadirdir'''' deyip hayretini belirtti ve kitabına şu
cümleyi yazdı (Cem''ul Cevâmi Kitabının tamamını bir haftada
ezberlemiştir.) sonunda ünü, Siirt, Bitlis gibi bölge valilerinin, O''nu
korumaya mecbur kalacakları boyutlara vardı.
Tillo''da Kubbeyi Hasiye türbesinde inzivada Kamus''u Muhit''i
ezberlerken bir gece Abdülkadir Geylâni''yi rüyasında görür. ''''Git
Miran aşireti reisi Mustafa Paşa''yı hidâyete davet et; zulümden
vazgeçip namaza, emr''i ma''rûfa başlasın der'''' Molla Said, derhal
Miran aşiretine doğru Tillo''dan hareket eder. Büyük bir cesaretle
tebliğini yapar. Paşa,onu öldürmeye kalkar fakat sonunda yola gelir. Bir
süre Mardin''de ikamet eden Molla Said, çok genç yaşta içtimayî ve
siyasî hadiselerle ilgilenmeye başlar. Kendisinden endişelenen Mardin
mutasarrıfı onu, muhafızlarla kelepçeli olarak Bitlis Valiliğine sevk
ettirir. Namaz kılmak için kelepçelerinin çözülmesini ister. Jandarmalar
kabul etmeyince kendisi açar. Jandarmalar, bu hali keramet addedip
hayretler içnde kalırlar; özür dileyip her türlü hizmete amade
olduklarını söylerler. İleriki yıllarda Bediüzzaman''a; ''''kelepçeleri
nasıl açtın?'''' diye sorulunca ''''Bende bilmiyorum, olsa olsa namazın
kerametidir''''diye cevap vermiştir. Bitlis''te vali ile bazı memurların
içki alemi yaptıklarını öğrenince emr-i maruf yapar. Önce hiddetlenen
vali, az
sonra onu geri çağırtarak, ''''Herkesin bir üstadı vardır. Artık benim
de üstadım
sensin der.'''' Der. İşbu Vali Ömer Paşa ona sarayında yer ayırır,
ısrarla iki
sene misafir eder, kızı ile evlendirme isteğini Bediüzzaman kabul etmez.
Birgün
meşhur şeyhlerden Muhammet Küfrevî''nin kendisine bedua ettiğini
işitince onu
ziyaret eder. Küfrevi hazretleri kendisine iltifat edip teberrüken ders
verir.
Said''in bir hocadan okuduğu en son ders budur. Böylece o haberin
asılsız olduğu
da ortaya çıkmıştır. Van Valisi Hasan Paşa''nın daveti üzerine 1893''te
15 yıl
sürecek olan Van ikametini başlar. Burada öğretim ve irşad hizmetini
yaparken
hükûmet görevlileri ve muallimlerle de temasta bulunur; geleneksel ve
Kelâm
ilminin, islam akâidini yeni dünya şartları karşısında açıklamaya
yetmediği
kanaatine vardı ve fen bilimlerini öğrenmeye koyuldu. Coğrafya,
matematik,
fizik,kimya, jeoloji, astronomi, biyoloji, tarih ve felsefe''ye dair
kitapları, o
ilimlerin uzmanlarıyla konuşacak derecede öğrendi. Molla Said, kendisine
has bir
öğretim usûlü geliştirdi. İlim ehli ona ''''Bediüzzaman'''' lakabını
vererek değişik
özelliklerini ifade etmek istediler. Bulunduğu ortamda yaşayan
âlimlerden, şu
yönlerde farklı bir tutumu vardı: 1-Maaş ve hediye kabul etmiyordu.
2-Kendisine
sorulan tüm sorulara cevap verdiği halde ilim ehlinden hiç kimseye soru
sormuyordu. 3-talebelerini da zekât ve hediye kabülünden men ediyordu.
4-
Dünyada mücerred kalmak istiyor; ev,bark, eşya, aile kaydı altına
girmiyordu.
Günün birinde Vali Tahir Paşa, bir gazetedeki şu müthiş haberi gösterir:
İngiltere Sömürgeler Başkanı Gladston, mecliste Kur''an''ı gösterip ''''müslümanları
bu kitaptan uzaklaştımadıkça onlara tam hâkim olamayız.'''' Demiştir. Bu
dehşetli
haber, Bediüzzaman''ın şahikasına ulaşmış olan iman heyecanında
dalgalanmalar
meydana getirerek ; ''''Kur''an''ın sönmez ve söndürelemez mânevi bir
güneş olduğunu
Dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim! Der. Fen bilimleri adına
Batı''dan
gelecek dalâletlere karşı koymak üzere ideal edindiği üniversiteyi Van
veya
Diyarbakır''da açmak düşüncesiyle 1896''da İstanbula gider.Netice
alamayınca aynı
maksatla 1907 yılında İstanbul''a ikinci defa gitti.İstanbul Fatih
semtindeki Şekerci Han''a yerleşir(alttaki resim.)
Kısa zamanda İstanbul''da
şöhreti yayıldı.Dinî ilimler alanında sorulan her soruya ikna edici
cevaplar dair o zaman üniversit öğrencisi olup bizzat kendisine soru
soran Hasan Fehmi Başol (Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi ve başkanı), Ali
Himmet Berki (Yargıtay Başkanı) gibi- birçok şahid vardır.
Hilafet
merkezinde siyasî temaslarla İslâm''ahizmeteden Bediüzzaman meydanlarda,
kürsülerde sık sıgörünüyordu.meşrutiyetin ilanından sonra bazı
arkadaşlarıyla İttihad-ı Muhammedî cemiyetini kurdu.Bütün müslümanları
üyesi sayan bu cemiyet, hızlı bir gelişme kaydetti. Geldiği ileri
sürülen ''''Hürriyet''''in şer''î sınırlar çerçevesinde kalması için
gayret gösteriyordu. Tanin, İkdam, Serbesti, Mizan, Şark ve
Kürdistan,Volkan gibi çeşitli gazetelerde yazıyordu. Devrin siyasi
şartları içerisinde ve kaygan siyaset zemininde,geleneksel saltanat
idaresinin devamının zor olduğun düşünüyor,bundan dolayı meşrutî idareyi
bir çare olarak görüyordu. ''''Eski hal muhal,ya yeni hal ya
izmihlâl'''' diyordu.Said Halim Paşa, Babanzade Ahmet Naim,Filibeli
Ahmet Hilmi, Mehmet Akif, Elmalılı M.Hamdi gibi birçok İslâmcı ilim ve
fikir adamı da böyle düşünüyorlardı. Fakat çok geçmeden İttihat ve
Terakki hükümetinin, daha çok menfi tesirler altına girdiğini görünce
doğru bildiğini söylemekten geri durmamıştır. Bu arada 31 Mart hadisesi
oldu; birçok hoca arasinda o da tutuklanıp idam istemiyle yargılandı.
Sıkı Yönetim Mahkeme Başkanı Hurşit Paşa''nın:''''Sende Şeriat
istemisşin öyle mi?'''' sorusuna şu cevabı verdi: ''''Şeriatın bir
hakikatına bin ruhum olsa feda etmeye hazırım.Zira Şeriat,sebeb-i saadet
ve adalet-i mahz ve fazilettir.Fakt ihtilalcilerin istediği gibi
değil!'''' Kendisine yapılan ithamlara karşı yaptığı uzun savunma,daha
sonra iki defa tab edilmiştir. Cesurca müdafaası neticesinde idam
beklerken beraat etti. Mahkeme heyetine teşekkür etmeksizin mahkemeden
çıktı. Beyazıd''dan sultanahmed''e kadar kendini izleyen bir halk
kitlesi önünde ''''Zalimler için yaşasın cehennem!'''' nidasıyla
ilerledi. İsyan eden sekiz taburu itaate sevk ettiği sabit olunca Sıkı
Yönetim Mahkemesi, onun isyana katılmadığını anlamış ve beraat
ettirmişti. bu olaydan sonra İstanbul''da fazla kalmaz, 1910 yılında
Van''a gitmek üzere İstanbul''dan ayrılır, Batum yoluyla Van''a giderken
Tiflis''e uğrar. Tiflis''te Şeyh San''an tepesinde bir Rus polisiyle
ilginç bir konuşması olur.İslam''ın geleceğinden ümitli olduğunu ifade
etmesi üzerine polisin çağdaş müslümanların esir, zayıf fakir olup
varlık göstermelerinin imkansız olduğunu söylemesine karşılık verdiği şu
keramet cevap 90''lı yıllardan sonra meşhur olmuştur: ''''Müslümanlar
tahsile gitmişler ; işte Hindistan, İslâm''ın kabiliyetli bir
evladıdır,İngiliz lisesinde okuyor. Mısır İslam''ın, zeki bir
mahdumudur,İngiliz Mülkiye mektebinden ders alıyor,Kafkas ve Türkistan
İslamın iki bahadır oğullarıdır,Rus harbiyesinde talim ediyorlar''''(Nur
talebelerin''den bir hizmet grubu 1995 yılında Tiflis şehrinde bir özel
lise açmışlardır.) Daha sonra Van bölgesini dolaşarak ilmî içtimaî
konularda etrafı aydınlatır. Gezileri esnasında kendisine sorulan
surulara verdiği cevaplar,Münâzarat adlı bir kitapta toplanmıştır. 1911
kışında Şam''a gittiğinde oralı bazı âlim dostlarının ricası üzerine
Emevi Camii''nde(alttaki resim) tarihi bir hutbe verdi(bu hutbenin
Arapça orijinali küçük bir kitap halinde iki defa yayınlandılktan sonra
bizzat müellif tarafından Türkçe tercümeside yayınlanmıştır).
Bu
hutbede İslâm dünyasını geri bırakan etkenlerin şunlar
olduğunu tespit eder: 1-Yeis. 2-Toplum hayatında sıdkın (doğruluğun)
ölmesi. 3-Düşmanlık arzusu.4-Mü''minleri birbirine bağlayan manevi
bağları bilmemek.5-İsdibdat. (Baskı).6-Şahsî menfaat peşinde koşma. Bu
hastalıkların ardından tedavi yollarını da göstermektedir. Bu hutbenin
bir yerinde, 50 sene sonra gelecek nesillere hitab ettiğini söyler
ki,yirminci asrın son üçte birinde onun eserlerinin daha büyük bir
yayılma göstermesi,bu hitabın tam yerinde olduğuna delil teşkil eder.
1913 yılında, Van''da kurmayı planladığı üniversite için devlet, 19 bin
altın tahsis ettiysede şim- diki üniversite kampüsünün de yerleştiği
Edremit semtinde temeli atılan üniversite, 1. Dünya Savaşı sebebiyle
tamamlanamadı. 1915 yılında cihad fetvasına beş alimden biri olarak imza
attı. Fetvayı kuzey Afrika''da dağıtıp Van''a döndü.BEDİÜZZAMAN,fiilî
olarak da cihadın içindeydi. Kafkas cephesinden sonra Van ta- rafına
geçip, Anadolu savunmasına katıldı Çoğunu talebelerinin oluşturduğu
gönüllü milis kuvveti, beş bin kadar askerden meydana geliyordu. Bir
yandan bu alaya kumanda eder iken fırsat buldukça at üstünde
talebelerinden Molla Habib''e İşârât''ül-İ''caz tefsirini arapça olarak
yazdırıyordu. Bitlis müdafaası esnasında birliğinden üç talebesiyle
kalıncaya kadar çarpıştı.
Sonra yaralı bir vaziyette esir düşüp Sibirya''daki Koşturmaya''ya
gönderildi.
(yandaki resim) Bir esir kampını teftişe gelen Rus Başkumandanı Nikola
Nikolaviç''in önünde herkes ayağa kalkarken o kalkmadı.Sebebi sorulunca
''''ben İslâm alimiyim. İmanlı kimse gayri müslime kıyam edemez''''
cevabını verdi.Kum- andan idamını emretmişken Bediüzaman''ın son arzusu
olan iki rek''âtlık namazından sonra emri- ni geri aldı.Bu hadiseyi
kendisi anlatmamış,esir kampında beraber bazı zâtların tanıklığına
dayanarak tarihçi Abdurrahim Zapsu (Ehl-i Sünnet Mecmuası,1948,c.2,sayı:
46) yayınladıktan sonra tasdik etmiştir. Komünizm ihtilali ile sarsılıp
bölünen Rusya''nın karmaşıklığından faydalanarak 4 yıl süren esaretten
firar ile kurtulup Petrsburg, Varşova, Viyana yoluyla 1334 yılında
İstanbul''a dönmeye muvaffak olur.
Dünya
savaşından donra, 1918 yılında kurulup Osmanlı Devleti''nin en din
kurulu durumunda olan Dar''ül-Hikmeti''l-İslâmiye üyeliğine Orduy-ı
Hümayun adayı olarak tayin edildi. Bu kurulda İzmirli İsmail Hakkı,Şeyh
Saffet (yetkin) gibi zâtlar üye olup Mehmet Akif de kurulun genel
sekreteriydi. Harbin sonuna doğru İngiliz siyasetinin iç yüzünü ortaya
koyan Hutuvvât-ı Sitte adlı risâlesini yayınlamış ve İstanbul''un her
tarafına dağıttırmıştı. İngilizler 1920 yılında İstanbul''u işgal edince
bu risâle, İngiliz Başkumandanına gösterilir ve BEDİÜZZAMAN''ın bütün
kuvvetiyle aleyhte bulunduğu kendisine ihbar edilir. Kumandan onu idam
etmeye niyetlendiyse de böyle bir hareketin,Doğu Anadolu''da büyük bir
kargaşaya ve İngiliz aleyhtarlığına sebeb olacağı yönün - deki uyarıları
dikkate alarak bu kararından vazgeçer. İşgal döneminde İngiltere
Angligan Kilisesi baş papazı, İslâm hakkında kapsamlı altı soru ha-
zırlamış ve yetkili din âlimlerinin cevaplarını istemişti. Elmalı''lı
Muhammet Hamdi Yazır, Abdülaziz Çavuş gibi bir kaç zât,küçük bir kitap
çapında cevaplar hazırladılar. BEDİÜZZAMAN ise ''''Ben onlara bir tek
kelimeyle bile cevap vermem Cevabım tükürüktür'''' deyip bu tutumunun
sebebini şöyle açıklamıştır:''''Çünkü zalim devletin,ayağını boğazımıza
bastığı dakikada, papazlarının mağrur bir eda ile suâl sormasına karşı
yüzüne tükürmek lâzım gelir.'''' Bu cevap, onun farkını ve mizacını
gösteriyor. Üstad, bu kişilerin maksatlarını keşfedip: ''''İşte biz,
adamı böyle yeneriz. Şayet sizin dininiz hak olsaydı bu perişan vaziyete
düşmezdiniz. Şimdi bizim üstünlüğümüzü anlayın bakalım!'''' dercesine bu
soruları yönelttiklerini keşfedip bu ağır cevabı vermişti. 5 Mart
1920''de Hamdullah Suphi, V. Ebuziyya, Mazhar Osman, F. Kerim Gökay,
Süheyl Ünver, M. Şekip Tunç ve Hakkı Tarık Us ile Yeşilay''ı kurdu. 1921
yılının Ocak ayında İskilipli Atıf Mustafa Sabri, Ermenekli Saffet
efendilerle Müderrisler Cemiye''tini kurdu. Anadolu''da başlatılan
İstiklâl hareketini destekledi. Şeyhülislâm Dürrizâde''nin bu hareket
aley- indeki fetvasının, esaret altında verilmiş olduğundan geçersiz
olduğunu belirtti.
İstanbul''daki
önemli ve başarılı hizmetlerinden dolayı Ankara hükûmeti, onu Ankara''ya
davet etti. ''''Ben tehlikeli yerde mücadele etmek istiyorum'''' diyerek
bu teklifi kabul etmedi. Zaferden sonra 9 Kasım 1920'' de davet
tekrarlandı ve bu defa kabul etti. Meclis''de,resmî karşılama töreni
yapılmasına dair karşı çıktı.Mebusların dinî yönden lâkayd olduklarını
görünce 19 Ocak 1923''te üç sayfalık bir beyannname dağıtarak onları
uyardı.Namaz kılanlara altmış mebus daha katıldı.Namazgâh olan küçük bir
odayı, büyük bir mescid haline getirtti.İdealindeki üniversiteyi gündeme
getirdi; 163 milletvekilinin oyu ile bu iş için yüzellibin banknot
ödenek ayrıldı. Bediüzzaman, İslâm âleminde bir dirirliş olacağına dair
kuvvetli ümidi sebebiyle Ankara''ya gelmişti.Gençliğinden bu yana tüm
çabaları hep bunun içindi.Siyasî açıdan bu yöndeki son
teşebbüsü,Ankara''da oldu.Fakat karşısına kuvvetli engeller çıktı. Bir
gün Meclis''te, Mustafa Kemal Paşa ile iki saat kadar görüşmüş;
yapılacak inkılâbın Kur''an''dan kaynaklanması gerektiğini,Avrupalıları
taklit etmenin doğru olmayacağını anlatmıştı.Mustafa Kemal,Bediüzzaman''ın
nüfûzundan istifade etmek için ona mebusluk,Darü''l-Hikmeti''l-İslâmiye
gibi Diyanet''te azalık ve Şark Umumi Vaizliği''ni teklif eder.Fakat
Bediüzzaman kabul etmez.Meclis''teki ortamı da değerlendirerek siyaset
alanında yapacağı bişey kalmadığını düşünür;Van''a gidip Erek dağında
bir mağarada inzivaya çekilir.Bu düşünce, aslında başka bir alandaki
hareketi planlamak gayesiyle yapılan bir gerilim, koşmak için yapılan
bir geri çekilmeydi.Dalâletin, ilim ve medeniyet kisvesiyle girdiği,
yöneticilerin çoüunun Avrupai fikirlere meftun olduğu, dini
faaliyetlerin yasaklandığı,dinî eğitim veren okulların kapatıldığı,
totaliter tek parti yönetimin hâkim olduğu bir dönemde teşkilâttan
mahrum olarak dinî hizmetrealitede yok sayılırdı.Bediüzzaman, neticesiz
kalmaya mahkum ani çıkışlara iltifat etmemiş;İslâm beldelerinden birine
yerleşme,orada hizmete devam etme tekliflerini de kabul etmemiştir.O,her
zaman mücadelenin kzıştığı yeri tercih etmiştir. SÜRGÜN EDİLMESİ
Diyarbekir tarafında ortaya çıkan şeyh Said harekeine katılmadığı halde
o kıyamın neticesinde(Şubat 1925),kış mevsiminde Erzurum ve
İstanbul''dan sonra Burdur''a sürüldü.7 ay orada kaldıktan sonra
büsbütün tecrid etmek gayesiyle 1926''da, Isparta''ya bağlı dağlık ücra
bir köy olan Barla''ya gönderildi.
Barla da
tecrit edmesine rağmen,Allah Teâlâ, kendi hesabının, mahlukların
hesabını bozacağına aşikar bir delil göstermek istiyordu.dağ başında bir
köydeki birkaç köylüyle bile görüşmesi yasaklanmış, devamlı gözetim
altında ihtiyar, garip, fakir bir insanın yazdığı hakikatleri dünyanın
her tarafına yayıp hidayete susamış gönüllere ulaştırabileceğini
gösterdi.Yanında Kur''ân-ı Kerîm''den başka kitabı yoktu. Barla öyle bir
dirilişe kaynak oldu ki bir tarihçinin tesbitiyle "Türkiye''de
dinsizlerin planını altüst etti."İman hareketi, dolaylı olarak içtimaî
bir de netice aldı; Ceberrut Halk Parti idaresini de -şefi İsmet
İnönü''nün ikrarı ile- deviren hareket oldu. Barla sürgünü ile
Bediüzzaman''ın, 1925-1960 yılları arasında otuzbeş yıl süren
hapis,sürgün,baskı dönemi başlamıştı.Üstad, yazma bilmekle beraber hattı
düzgün ve güzel değildi.Bazı kâtiplere yazdırır,elden ele kopyalar
çıkarmak suretiyle eserler yayılır, yazılanları da müellif bizzat tashih
ederdi.Matbaadan istifade imkânı yoktu.Bunun siyasî ve malî sebepleri
vardı elbette.Fakat asıl kültürel boyut üzerinde durmak gerekir.Üstad,harf
inkılâbının bir emirle bin yıllık mazi ve kültürle ilgisinin kesilmesine
karşı yeni nesile,Kur''ân harfleriyle yazılan eski kültürümüzü tanıtmak
istiyordu.Risale-i Nur, yazılışından otuz yıl sonra,1956''da matbaada
basılabildi.Üstad, o kadar zor şartlarda otuz sene boyunca bu işin ekol
olaerak belki de tek temsilcisi oldu.Fotokopi hatta teksir makinasının
bile olmadığı zamanda tek çare, bakarak el yazısı ile nüsha çoğaltmak
oluyordu.Bir kitaptan tek bir suret elde edebilmek için haftalarca
aylarca yazmak gerekiyordu.Kâtip sayısı sınırlıydı.İşte Risale-i Nur
hizmeti, şakirtlerin kollarını matbaa haline getirti.Altıyüzbin nüsha
eser böylece çoğaltıldı ki böyle bir çalışma, tarihte misli görülmemeiş
bir çalışmadır.Kısa bir zaman sonra Üstad''ın sade fakat en şiddetli
baskı dönemlerinde olduğu gibi serbestlik zamanında da pek semereli olan
teşkilâtı kurulmuş bulunuyordu:Yerleşim merkezlerinde talebelerin
irtibat merkezi olan medrese(dershane),kâtip talebeler, kitap ve mektup
taşıyan Nur postacıları.Üstad, barla ''da sekizbuçuk yıl kaldı.Onun boş
durmadığını gören islâm aleyhtarları rejim aleyhinde cemiyet kuruyor
iddasında bulundular.1935''de Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi, hakkında
dava açtı.Neticede keyfî olarak , tesettürle ilgili ayetin tefsirinden
ötürü kendisine onbir ay hapis cezası verildi.

Halbuki isnad edilen devlet düzenini değiştirmek için teşkilat kurma
suçu sabit olsaydı ya idam veya müebbed hapis cezası verilmesi
gerekirdi. Geçimini nasıl sağladığı hep merak edilmiştir.Mahkemede şöyle
demişti : "Darü''l -Hikme-ti''l-İslâmiye''de aldığım maaştan çoğunu, o
zaman yazdığım kitapların tab''ına sarf ettim;az bir kısmını hacca
gitmek için ayırmıştım.İşte iktisat ve kanaat bereketiyle o cüz''i para
bana dokuz yıl kâfî geldi.Hâlâ o mübarek paradan bir miktar var.Geçim
konusunda Emirdağ''da da şöyle diyecektir.Ondokuz sene iki yüz banknot
ile şiddetli iktisat ile idare ettim. Palto ve fanila ve pabucunu
satmakla maişetini temin eden.... 27 Mart 1936''da Eskişehir
hapishanesinden çıktıktan sonra Kastomonu''ya sürgün edilip polis
karakolunun karşısında bir eve yerleştirildi.(alltaki resim)
Tedbirli
bir tarzda, civardan hizmete gelenler vasıtasıyla eserlerini
yayıyor,Isparta ve diğer yerlerle irtibatı devam ediyordu.Kastamonu''da
sekiz yıl kaldıktan sonra, bu hizmetin durdurulamayıp daha da yayıldığı
görülünce 1943''de 126 talebesiyle Denizli Ağır Ceza Makhemesi''ne
sevkedildi.Prof Necati Lügal,Prof Y.Z.Yörükkan ve Türk Tarih Kurumu''nunda
incelemesi neticesinde:"Bediüzzaman''ın siyasî faaliyeti yoktur.Eserleri
ilmî ,îmânîdir.Kur''ân''ın tefsiri mahiyetindedir.Onun mesleğinde
cemiyetçilik ve tarîkatçılık yoktur."dedi.Mahkemece 130 parçalık
külliyatın hepsine 15 Haziran 1944 günü beraat kararı verilip bu karar
temyizce de tasdik edildi. Denizli mahkemesinde kendiside tarihi bir
müdafada bulunmuştu.Müdafasının bir yerinde şöyle demişti: "Evet,biz bir
cemiyetiz ve öyle bir cemiyetimiz var ki;her asırda üçyüzelli milyon
mensupları var.Ve her gün beş defa namazla,o mukaddes cemiyetin
prensiplerine kemâl-i hürmetle alâkalarını ve hürmetlerini
gösteriyorlar....İşte biz,bu mukaddes ve muazzam cemiyetin efrâdındanız
ve hususi vazifemiz de Kur''ânın imanî hakikatlarını tahkiki bir suretle
ehl-i imana bildirip,onları ve kendimizi kurtarmaktır. Eğer laik
cumhuriyeti soruyorsanız,ben biliyorum ki laik manası,bitaraf
kalmak,yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere
ilişmediği gibi,dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki
ederim.Yirmi senedir ki hayat-ı siyasiye ve içtimaiyeden
çekilmişim.Hükümet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum.El-iyazu
billah,eğer dinsizlik hesabına,imanına ve ahiretine çalışanları mes''ul
edecek kanunları yapan bir dehşetli şekle girmiş ise,bunu size bilâ-pervâ
ilan ve ihtar ederim ki bin canım olsa,imâna ve âhirete feda etmeye
hazırım....." Denizli hapishanesinden çıktıktan sonra hükümet,o''nu
Emirdağı nda ikamete gönderdi.Fakat hizmeti ilerledikçe hakkındaki
kanunsuz şiddet uygulaması artıyordu.Kendisi : "Denizli hapishanesindeki
bir aylık sıkıntıyı,Emirdağ ikametinde bir günde çekiyordum..."
demiştir.Bir süre sonrakaymakamlık,camiye çıkmasını menetti.Prensip
olarak,sadece hizmetle ilgili olanlarla zaruret miktarı görüşürdü.Halk
ile temas etme fırsatını,yaptığı gezintilerde bulurdu.Rastladığı
insanlara kısa dersler verir,irşad ve nasihatte bulunurdu. Derken 1948
ocak ayında,ülkenin çeşitli yerlerinden toplanmış ellidört talebesiyle
Afyon da tutuklandı.

Afyon un soğuk kışında yetmişbeş yaşındaki ihtiyar birinin yirmi ay
hücre hapishanesinde tutuklu kalması,ölüme terkedilmesi demekti.Şahsına
verilen sıkıntıların fazlalığını,bütün cemaate duyulan hiddeti teskin
vasıtası saymakla memnun olmuştu.Hapishanede onunla gizlice görüşmeye
çalışan talebeleri falakaya yatırılıyordu.Herşeye rağmen diğer
hapishaneler gibi Afyon hapishanesi de "Medresey-î Yusufiye" ye
dönüştü.Caniler ıslah-ı hal ettiler.Hatta ceza süresini tamamlayan bazı
mahkumlar:"Kendimizi suçlu göstermek suretiyle onlarla beraber kalacağız
dediler.Burada hapishane müdürüne yazıp dedi ki:" Rusya da bolşevizm
fıtınası ve fransız ihtilali önce hapishanede başladı.Fakat Risale-i Nur
şakirdleri Eskişehir,Denizli,Afyon da hapishaneleri ıslah etti....
Mahkeme kendisini yirmi ay mahkum etme kararı aldı.Yargıtay ın bu kararı
bozmasına rağmen kanunsuz oylamalar ile tekrar aynı karar mahkum
edildi.Mahkeme devam ederken demokrat parti iktidara gelip genel af ilan
etti.Tahliye edildiler.Mahkeme ancak 11 eylül 1956 da beraat
verdi.Tahliyeden sonra Emirdağ da ikamet etti.Afyon hapishanesinden
sonra mektepliler ve memurlar,hissedilir derecede onun halkasına dahil
oldular.Bazı üniversiteli gençlerin yayınladığı Gençlik Rehberi adlı
kitabı dava konusu olunca mahkeme için 1952 de İstanbul a
geldi.Aşağıdaki resimler Bediüzzaman hazretlerinin 1952 yılında
İstanbul''a geldiğinde çekilmiştir.
Abdurrahman Şeref Laç ve Mihri Helav gibi değerli avukatlar savunmada
yer aldılar.Mahkeme beraatla neticelendi.Halk,özellikle
gençlik,kendisine büyük ilgi gösterdi.Uzun bir ayrılıktan sonra istanbul
a,sılaya gelir gibi gelmişti.1953 te Isparta da ikamete başladı.Demokrat
parti iktidarının,ezanı asli şekliyle okunmasına imkan vermesi sebebiyle
tebrik edip vatan ve millet hizmetinde muvaffakiyet temennisinde
bulundu.Ayrıca Risale-i Nur u serbest bırakıp,Ayasofya yıda cami haline
irca eden bir mesaj gönderdi.1953 te üç ay İstanbul da kalıp,fethin 500.
yıl dönümü kutlamalrına katıldı.1956 da eserleri,talebelerinden bir kaç
heyetçe yeni türk harfleriyle yayınlanmaya başladı. 1960 başlarında
Ankara ve Konya''ya gitmesi siyasi çevreleri telaşa verince Hükümet,
radyodan bildiri yayınlayarak Emirdağ''da ikamet etmesini istedi. İşte o
hapishane dışındayken bile -1925 ve 1960 yılları arasında- böyle mahkum
muamelesi gördü. Fakat Osman Yüksel''in dediği gibi o ''''Mahkemelerden
mahkemelere sürüklendi. Ama mahkumken bile hükmediyordu.'''' 18 Mart
1960''da Emirdağ''dan Isparta''ya oradan da gizlice Urfa''ya gitti (21
Mart). Bakanlığın a- cele Urfa''yı terketme emrine, Urfa''lı siyasilerve
halk karşı koydu. Emri tebliğ eden Emniyet Müdürü''ne : ''''Ağır
hastayım.Dönecek takatim yok. Zaten buraya ölmeye geldim'''' dedi. 23
Mart sabaha karşı Kadir Gecesi vefat etti.
Tereke hakimi, saat, cübbe ve yirmi lira tespit edip kardeşine
verilmesini hükme bağladı. 24 mart perşembe günü Halilurrahman Dergâhı
1960 gecesi Urfa''nın her tarafı askeri zırhlı birliklerce tutuldu. Saat
01.00''de demir parmaklıklar kesilip varyozlarla mezar yıkıldı. Ceset
hiç bozulmamıştı. Sadece kefen biraz sararmıştı. Konya''dan askeri
uçakla getirilen kardeşi Abdülmecid Nursî, mezarın naklinde hazır
bulundurulmuştu. Onun verdiği bilgiye göre ceset, askeri uçakla
geceleyin Afyon askeri havaalanına nakledildi. Oradan da karayoluyla
Isparta tarafına götürülüp meçhul bir yere defnedildi. Yirminci asırda
devlet yönetimini elinde bulunduranlar tarafından mezarda bile ona
yapılan bu muamele, Üstâdın dalâleti ne derece çılgına çevirdiğinin bir
göstergesidir. Kadir Mısıroğlu, Sebil dergisinde, 1970''de onu anarken
kapak resmi olarak onun resmini koyup altına şu cümleyi yazmıştı:
''''Türkiye''de dinsizlerin planını altüst eden adam.'''' Bu tarihi
tespitin doğruluğunun yüzlerce delilinden biri de zalimlerin onun
ölüsünden bile korkarak meza- rını bilinmeyen bir yere nakletmeleridir.
Ne var ki zalim insanların eliyle kader-i ilahî, onun ihlâslı bir
dileğini gerçekleştiriyordu. Bir çok talebesinin yanında söylediği ve
yazılı mektupları içinde neşredilen bir sözünde şöyle demişti: ''''
Benim kabrimi, gayet gizli bir yerde bir-iki talebemden hiç kimse
bilmemek lâzım geliyor... Dünyada beni sohbetten meneden bir hakikat,
elbette vefa- tımdan sonra da, bu suretle, beni sevap cihetiyle değil,
dünya cihetiyle menetmeye mecbur e- decek.''''(Bu hakikat ihlas olup,
onu şöhretten, insanların---manevi kabilden dahi olsa--ücretlerin- den
menetmektedir.) Vefatından uzun seneler önce 1923''de yazdığı ve yeni
harflerle de vefatından beşyıl önce yayınlanan Sözler kitabının sonunda
imza kabilinden koyduğu ed-Dâi hatimesinde 1379''da vefat tarihini ve
sonra mezarının yıkılacağını ve Asya''da İslâmiyet''in inkişaf edeceğini
Allah''ın bildirmesiyle bildirmişti.(Bu satırları yazan Üstad vefât
ettiğinde, A.Ü. Hukuk Fakültesi 1.sınıf öğrencisi idin ve o günlerde
memleketim olan Ergani''de bulunuyordum. Bediüzzaman''ın vefat haberinin
radyodan duyurulduğu gece, ilçenin müftüsü olan babam merhum M. Zeki
Yıldırım''ın etrafında geniş bir terâvih cemaati ile çayhanede
oturuyorduk.Haber duyulunca babam beni evegöndererek Sözler''i getirmemi
söyledi. Getirdim. Üstâd''ın imzam dediği ed-Dâi kıtasını okuduk. / S.
Yıldırım / .)
KISACA BAZI FİKİRLERİ
ÜSTÂD BEDİÜZZAMAN''ın ''''ESKİ'''' ve ''''YENİ SAİD'' dönemlerinde
yazdığı birçok eserleri var- dır. Türkçe, Arapça ve az miktarda Farsça
yazmıştır. Eserleri hacim olarak toplam altı bin sayfa tutmaktadır.
Eserlerinde nakle değil, yeni, orijinal fikirlere yer verir. Diğer
eserlerde bulunabilecek bilgileri onlara havale edip tekrara gerek
duymaz eserlerinin çoğu Kur''ân tefsiri mahiyetindedir. Konuya girerken
bir veya daha çok ayetten hareket eder.Fakat eseri, alışılmış lafzî
tefsir tarzında değildir. Kur''an hakikatlerinin kuvvetli hüccet- lerini
ortaya koyması itibariyle farklı ve önemli bir tefsirdir. Kur''an''ın
hidayetini insanlara anlatma işini gerçekleştiren, insanın aklını,
nefsini, duygularını ikna eden bir eserdir. Aslında insanların çoğunun,
lafzî tefsirlerden çok, bu tür eserlere ihtiyaçları vardır. İnsanlar,
muayyen konularda Kur''an''ın insanlığa gösterdiği hidayeti anlamak
isterler. Tefsirlerin tamamını okuyacak vakti olan çok az insan vardır.
Bu sebeple konulu tefsir, bu asırda yayılmış ve yayılmakta olan bir
tefsir türüdür. İşte Risale-i Nur Külliyatı, İslâm''ın temeli ve
yirminci asırda en çok hücum edilen kısmı olan iman hakikatlarına dair,
akaid esaslarına dair bilgileri, özellikle onlardan kastedilen hidayet,
maksad ve neticeler itibariyle tefsir eden konulu örneklerindendir.
Bediüzzaaman''ın hayatı boyunca izlediği gayelerden biri de İslâm
ehlinin eğitim müessesele- ri olan medrese, mektup vetekkeyi
kendilerinden beklenen rolleri yerine getirecek tarzda besleyip mücehhez
kılmak idi.Medrese programlarının yeniden düzenlenmesini şart
görüyordu.Ona göre tefeyyüz eksikliğinin sebebi, alet derslerinin asıl
derslerin yerine geçmiş olması, şerh ve hâşiyelerle fazla meşgul olma ve
fen bilimlerinin yokluğu idi. Mektepleri de dinî dersler yönünden
beslemek gerekiyordu.Mezunlarının isdihdam yerlerini de düşünmek lâzım
gelirdi. İşte böylece her biri, farklı bir tarafa çekip götüren medrese,
mektep ve tekke ruhunu birleştirip bunların herbirinden nasibini almış
kâmil insan yetiştirme peşinde idi. Bunu ''''Medresetü''z--Zehra''''
adını verdiği üniversiti modelinde görüyordu. İslâm toplumunun üç eğitim
kurumu olan medrese, mektep ve tekkenin koordinali çalışmasını
istiyordu. Bunların birbirinden kopuk oluşu, her birinden gurur ve
taassubu ortaya çıkarıyordu. Halbuki onagö reİslâm binasında, bunların
her birinin yeri vardı. ''''İslamiyet hariçte temessül etse bir menzili
mektep,bir odası medrese, bir köşesi zâviyedir. Salonu ise hepsinin
toplandığı yerdir. Biri, diğerinin noksanını tekmil için bir şûra
meclisi olarak, nûrânî sağlam sarayı ortaya koyacaktır.'''' İdealindeki
Medresetü''z--Zehra''nın, bu ilahi sarayı temsil etmesini bekliyordu.
Özellikle Van, Diyarbakır, Siirt, Bitlis gibi şark vilayetlerinde
açılmasına ihtiyaç gördüğü bu okulların, Osmanlı mozayiğini bir arada
tutacak harç olacağını ve muhtemel menfi akımlara karşı sed olacağını
düşünüyordu. Buna dair yirniden fazla arşiv belgesi vardır. ''''Her mü''min
i''lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir.Bu zamanda (cihadın) en mühin
vesilesi maddeten terakki etmektir.'''' O güçlü dış düşmanları bile
ümitsizliğe değil, gayrete vesile yapıyordu: ''''Onlar bizim uyanma-
mıza vesiledir. Onlardan fen alacağız. İslâm''ın sulh dini olduğuna
inandıracağız. Dinin bürhanları ile ikna edip, İslâm''ın
mükemmelliklerini ve güzelliklerini fiillerimizle göstereceğiz.''''
Bediüzzaman''ın yetiştiği 19. asır, İslâm dünyasının ve bütün dünyanın
en sancılı dönemine rastlıyordu.Rönesans sonrası Avrupa''da bilim,
kiliseye rağmen gelişince modern bilimin temsil- cileri dine karşı veya
en azından dinle ilgisiz materyalist bir istikamette ilerlemiş ve yeni
bir ca- hiliye ordusu,güçsüz İslâm dünyası üzerine hücum etmişti.Birinci
Dünya Savaşı''ndan sonra Ana- dolu, İran Afganistan dışındaki bütün
İslâm dünyası, Batı''lılarca sömürgeleştirilmişti. Bu fela- ketlerin
sebebini, bazı bilim adamları gibi Besiüzzaman da incelemişti. O,
1909''da yayınladığı programını, daha sonra devam eden elli yıllık
hayatı boyunca da incelemiştir. ''''Bediüzzaman''ın fihriste-i maksadı
ve efkârının programıdır'''' makalesindeki fikirleri özetle şöyledir:
1-İslâm alemini terakkiye sevk edecek uyanışı sağlamak. 2Müslümanların
üç temel eğitim kurumu olan medrese mektep ve tekke arasında uyum sağ-
lamak. 3- İlmî çevrelerde hürriyeti tesis etmek. 4- Medreselerde ihtisas
şubeleri kurmak. 5- Geniş kitleleri irşad edecek vaiz ve hatiplerin
yetiştirilmesini yeni baştan ele almak. 6- Osmanlı toplumunu geliştirmek
için en büyük üç düşman olan cehalet, zarûret (yani fakirlik,) ve
ihtilâfı yenmek.Bu üç düşmana karşı ma''rifet (bilim ve eğitim), sanat
(endüstri) ittifak silahıyla cihad etmek. 7-Hilâfet makamının ıslâh
edilmesi. 8-Osmanlı devletinin dağılıp beylikler haline dönüşmemesi için
İttihad-ı Muhammedî fikrinin geliştirilmesi. 9- Milli birliği
sağlayarak, Kürtlerin ihtilâfı sebebiyle zayi olan büyük kuvvetlerinden
istifade etmek.
RİSALE-İ NUR''un ÖZELLİKLERİ
Mehmet Akif''in: ''''Doğrudan doğruya Kur''an''dan alarak İlhâmı Asrın
idrakine anlatmalıyız İslâm''ı.'''' şeklinde güzelce ifade ettiği
özlemi, Bediüzzaman, Risale-i Nur''la kısmen gerçekleştirmiştir. Hadîs-i
Şeriflerin de Kur''an''ın tefsiri olduğunu ve ondan ayrı sayılmaması
gerçeğini unutmaksızın Bediüzaman, İslâm''ın esas meseleleri ile
meşguldür. İsrailiyat, menkıbeler, âdetler yönü ile fazla meşgul olmaz.
Risale-i Nur, iman hakikatlerini, akla yaklaştırarak aklî delillerle
izah ikna etmeye çalışır.Akla hi- tab ederken kalbi, duyguları ve nafsi
ihmal etmez. Bundan dolayı okuyanların nefislerini tezkiye edip
ahlâklarını düzeltmesi,Müellif''in, rızâ-yı ilahiden başka bir tesir
altında kalmamasından ileri gelir. Risale-i Nur''da Bediüzzaman,mevzuya
girerken ona esas teşkil eden, hareket noktası olan ayeti veya ayetleri
yazar.Bazen misallerin de yardımıyla ayetin hedefi olan hidayetin
aydınlığına ulaştırır ve yazılanın, ilgili ayetin yüzlerce, binlerce
inceliklerinden biri olduğunu söyler.Bu arada son asırlarda ortaya çıkan
dalâletlerin, batıl felsefî ve ideolojik fikirlerin kötü etkileri izale
edilir, adları verilmeksizin, o akımlar, kuvvetli aklî delillerle
çürütülür.( İ. K. Salihi, s, 125---129. Onun ''''Ehl-i
Küfür'''',''''Ehli Dalâlet'''', ''''Ehl-i Sefahet'''' genel isimleriyle
kastettiği bâtıl cerayanları, onları tanıyanlar bilir.) Bazen konu,
suâl-cevap üslûbuyla verilir.Risale-i nur''un kendine has üslûbu, meş-
gul olanlar tarafından hemen farkedilir. Etkisinin sebebi de sorulanın,
müellifin nefsinin veya dalâlet temsilcilerinin sorduğu sorulara,
dolasıyla umumî derde tercüman olmasından ileri gelir. |