İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe
 

  İmam-ı A'zam Ebu Hanife hazretleri, Emevi halîfelerinden Abdülmelik bin Mervan zamanında. Kûfe'de Hicri 80 senesinde (M. 699) dünyaya geldi. Yani sahâbeye yetişti. Nitekim Hazret-i İmam'ın babası Sâbit, bir bayram günü, sahâbenin ilklerinden olan İmam-ı Ali'ye (r.a.) fâlüzec yemeği ikram etmiş; bu vesile ile de İmam-ı Ali'nin (r.a.) duasına mazhar olmuştur. Hazreti Sâbit bunu anlatırken: "Ben, Hazret-i İmam'ın duası sayesinde nimetlere mazhar oldum..." der. En büyük imam, mânasına gelen "İmam-ı A'zam" tabiri, her ne kadar isim yerine kullanılmakta ise de, aslında Hazret-i İmam'ın ismi "Numan", baba ismi de Sâbit'tir. Numan, kan ve ruh manâlarına da geldiğinden Hazreti İmam'a fıkhın ruhu ve canı da denilmektedir. Ebû Hanife künyesine gelince, bu tabir çeşitli mânaları hatırlatmaktadır. Hanif, hakka taraftar ve talip olan demektir. Ayrıca, divit ve kalem mânalarına da gelmektedir. Buna göre, Ebû Hanife; hakka talip ve âşık olan. bu hakkı kalemle tesbite çalışan zat demektir... Hazret-i İmam, bir Arap memleketi olan Kûfe'de doğmuş olmasına rağmen, babası Sâbit'in Fars asıllı oluşu sebebiyle aslen ve neseben Farslı sayılmıştır. Buhârî ve Müslim'deki bir hadis de bunu te'yid etmektedir: İmam-ı Süyûti, İmam-ı A'zam'ın geleceğini müj'deleyen şu hadisi delil olarak zikreder: "İlim Süreyya'da asılı bulunsaydı bile, Fars neslinden bir adam mutlaka ona ulaşıp sahip olurdu..." Bu hadis. Ebû Hanife hazretlerinin büyük bir ilim aşkına ve öğrenme merakına sahip olduğunu göstermekte ve yüksek bir ilmi pâyeye ulaşacağına işaret etmektedir. Nitekim birinci asrın sonlarında İmam-ı A'zam'a yaklaşabilecek bir başka Farslı âlim görülmemiştir. Demek ki Resûlüllah'ın işaret buyurduğu Farslı âlim, Ebû Hanife hazretlerinin kendisidir. Ebû Hanîfe'nin hayatını yazan Seyyid Afifi der ki: "Hazreti Numan; şer'i ilimlerde, edebiyat ve hikmette geçilmesi mümkün olmayan bir iman ve aşılması kabil olmayan bir denizdir...." Ebû Hanife'nin vefat ettiği sene içinde dünyaya gelen İmamı Şâfiî de, bu sözü şöyle te'yidde bulunur: "Bütün insanlar fıkıhta Ebû Hanîfe'nin talebesidirler." Bu mevzuda meşhur başkadı Ebû Yusufun sözü de şöyledir: "Hadîs ilminin izahını Ebû Hanîfe'den daha güzel yapan birini görmedim..." Sâbit oğlu Numan'ı böylesine eşsiz bir âlim haline getiren bir rüya hâdisesi vardır. Onu dilerseniz kendisinden dinleyelim: "Ben gece-gündüz mescidde ilme çalışıyor, arkadaşlarımla ilmi müzakerelerde bulunuyordum. Bir gece kendimi Resûlüllah'ın kabrini açıp, mübarek, kemiklerinin parçalarını bir araya getirir şekilde gördüm. Bundan ürktüm ve okumaya ara verdim. Ancak, bu rüyanın mânâsını da meşhur rüya müfessiri İbn-i Sîrîn'den sormadan edemedim. İşte bu sualden sonradır ki daha büyük bir şevk ve aşkla okumaya başladım." Bunu dinleyen Yahya bin Nasr der ki: "Yâ İmam, İbn-i Sîrîn o rüyanızı nasıl tefsir etmişti?" "Geçmişe ait bir mes'ele. Onu şimdi sormayın, artık..." Yahya Bin Nasr ısrar eder: "Rüyanızın nasıl tefsir edildiğini mutlaka öğrenmek istiyorum." İmam kısaca şöyle cevap verir: "Resûlüllah'ın kabrini açmak, üzeri örtülü kalan ilmi açmak, kemiklerini bir araya getirmek de, sünnetini bir araya getirmektir, dedi. Benim ilmi faaliyetim buna işaretmiş... İşte bunun için Hazret-i İmam'a derler ki:
  "Ûzeri kapalı ilmi açan, dağınık sünnetleri bir araya getirip insanlara toplu halde sunan ilk âlimdir." İmam-ı A'zam hazretleri, üzeri kapalı ilmi belli bahis ve fasıllara ayırıp herkesin anlayacağı şekilde tasnif eden ilk müctehiddir. Bu yeniliği ve eşsizliğidir ki, kendisini anlamayanlarca çekilememiş, dedikodu konusu yapılmıştır. Hz. İmam'ın bu dedikoduculara karşı dikkati çeken bir susma ve onlarla meşgul olmama hali vardır: Kendisine gelen her dedikoduya tekrarladığı sözü şöyleydi: "Allah, arkamdan kötü konuşanları affetsin, iyi konuşanları da rahmetine mazhar kılsın!.." O yine dersine döner; söylentilerle uğraşmayı, fuzuli iş sayardı. Zaten Hazret-i İmam'ın susması çoktu, tefekkürü dâimi idi. Faydalı bir bahis varsa konuşur. yoksa düşünmeyi tercih ederdi. Meşguliyeti sadece ilim değildi. İlmine eş derecede ibadeti, buna eş derecede de takvâsı vardı. Mescidde namazla sabahladığını görenlere. "Bu Ebû Hanife'nin Rabbı'na ilticasıdır, sakın medih konusu yapmayın" diye tenbihte bulunurdu. Takvası had safhadaydı. Bir defasında hırsızların Küfe'de bir koyun çaldıklarını işitmiş. sonra koyunun ne kadar yaşayacağını sormuş, o müddet içinde Kûfe'de kasaptan et alıp da yememiştir. Çalınan koyunun etine rastlarım, diye... Bütün hayatı, bu takva üzere devam etmiştir. Diğer imamların sahip olamadıkları bazı özellikleri de vardı: 1-Herşeyden önce, sahâbeden bir cemaata erişmişti. Muhaddisler O'nun dört büyük sahâbi: Enes bin Mâlik, Abdullah bin Ebi Evfâ, Sehl bin Said ile Ebû't-Tufeyl'e eriştiğinde müttefiktirler. Sonraki imamların bunları görme imkânı olmamıştır. 2-Hadiste, zamanların en hayırlısı, Resûlüllah'a en yakın zaman olduğu bildirildiğinden, Resûlüllah'a diğerlerinden daha yakın bir zamanda içtihad etmiştir. 3-Zamanında Tâbiîn'in şeyhleri çoktu. Bir kayıtta "dört bin" Tâbiîn şeyhinden ilim aldığı bildirilmiştir ki, kendisinden sonra gelenlerin hiçbiri bu kadar çok Tâbiîn'e erişememiştir. 4-Ayrıca, kendisi ilmi vasıta-i maişet yapmadığı gibi bu duruma hiç girmek zorunda da kalmamıştır. bilâkis, sahip olduğu maddi imkanlarını ilmin yayılmasına sarfetmiş, mahrumiyetten okuma imkanı bulamayan talebelere destek olmuş, muhtaç olan ulemâya yardım etmiştir. Tarihlerin kaydına göre, teşriki mesâi ettiği ilim ehline, evine aldığı gıda maddesinin aynını almazsa rahat edemezdi. Evine götürdüğünün aynını medresesine de götürür, talebelerine de aynını yedirir, ancak böyle rahat ederdi. Bu imkânı da ticaretten elde ederdi. 5-Mes'elelere akıl gözüyle iyi bakar, mantığa uyacak izahları birinciliği kazanırdı. Mü'min feraseti, onda bütünüyle tecelli etmişti. Bir gün Küfe'de mescid önünden geçen bir adam gördü. Meçhul adamı şöyle tarif etti: "Bu adam yabancı biridir. Çantasında da yağlı bir azık vardır. Büyük ihtimalle kendisi de çocuk öğretmenidir..." Merak edenler adamı çevirip sordular. Aynı çıkınca, imama gelip nereden bildiğini sual ettiler. Şöyle anlattı: "Azık çantasına sinekler üşüşüyordu. Ondan şüphelendim, Yolda hem yürüyor, hem de çevresine tecessüsle bakıyordu. Yabancı olduğunu bundan anladım. Çocuğa rastlayınca gözü takılıyor, tebessüm ediyordu. Kendisinde çocukla meşguliyet yerleşmişti." Ebû Hanife'nin bu aklî dirayetini büyük âlimler şöyle te'yidde bulunurlar. İmamı Şâfii: "Kadınlar. Ebû Hanife'den daha akıllısını doğuramazlar." Halife Hârun Reşid: "Ebû Hanife, baş gözüyle göremediğini, akıl gözüyle görüyordu." İbn-i Mübârek: "Ebû Hanife'den daha akıllısını görmedim." Ebû Yûsuf: "Rastladığım insanların içinde. Ebû Hanîfe'den daha akıllı ve cömert biri var, diyen kimse görmedim."
  O'nun bu derece aklî feraset ve mantıki dirayetindendir ki, bazıları zaman zaman şaşırtıcı sualler sorarlar. vereceği cevabı beklerlerdi. Bir gün bir adam, Hazret-i İmam'ın meclisinde şöyle muammâlı bir sual sormuştu: "Cenneti istemeyen, Cehennemden korkmayan, ölü eti yiyen, rûkûsuz, secdesiz namaz kılan, görmediği yere şahidlik eden, fitneyi seven, hakkı istemeyen adama ne dersiniz? Bu adam Müslüman mı, kâfir mi?" İmam susmuş. çevresindekilerin cevabını beklemişti. Dinleyenler: Bunlar, kâfirin sıfatı... dediler. Tebessüm eden İmam: Hayır, bu kimse, mü'minin ta kendisidir, dedikten sonra, şöyle izah yaptı: Adam, Cenneti istemez, çünkü Cennetin sahibinin rızasını kazanmak ister. Cehennemden korkmaz, çünkü Cehennemin sahibinden korkar. Ölü eti yer, çünkü balık eti yemektedir. rükûsuz, secdesiz namaz kılar. Çünkü cenaze namazı kılmaktadır. Görmediğine şahidlik eder. Çünkü Yaradanını görmemiştir. Fitneyi sever, zira âyette, "Malınız ve evlâdınız fitnedir" buyurulmaktadır. O da malını, evlâdını sever. Hakkı istemez, çünkü ölüm haktır, ama istenmez. Bu tevilleri dinleyenler, tebessüm ettiler ve: Bizim kâfir dediğimiz aslında kâmil Müslüman çıktı. Ebû Hanife'ye hiçbir yerde lâf yoktur, demek zorunda kaldılar. Ebû Hanife hazretleri, ilmi tedvin ediyor, aynı mevzuya ait delilleri bir araya toplayarak bahisler, fasıllar tertip edip, mes'eleleri kayıt ve zabt altına alıyordu. Böyle bir çalışma yeniydi. Olmayan şeyi ihdas etmek gibi bir görünüş arzediyordu. Bu yüzden aleyhinde konuşanlar çıkıyor, hattâ bazıları O'nu zındıklıkla bile itham ediyorlardı. Ebû Hanife'de ise şaşılacak derecede bir sabır ve mukavemet hissi görülüyordu. Heyecanlanmaz, telâşâ hiç kapılmazdı. Bir gün bir adam dilini fazlaca uzattı. Geriden geriye: -Ey zındık, ey zındık, diye lâf atmaya devam etti. Ebû Hanife sadece: -Allah bu adamı affetsin, alâkam olmayan şeyle itham ediyor beni, demekle iktifa etti. Bunu işiten adam şaşırdı. İnsafa gelip özür diledi: -Beni helâl et, ben hatâ ettim, dedi. İmam'ın cevabı şöyle oldu: -Cahillerin hepsini de helâl ediyorum. Ama âlimlerinki öyle değil... Kendisine dediler ki: -Sizin hakkınızda çok şeyler konuşuyorlar. Siz onlar hakkında hiçbir şey konuşmuyorsunuz? Böyle diyenlere şu âyeti okuyarak cevap verdi: "Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir." Ebû Hanife'nin ilmî hizmetlerini yanlış anlayanlar yahut da siyasi temayülünü ters yorumlayanlar, aleyhinde kampanya sürdürüyordu. Bu aleyhtarlıklardan' ibretli misâller görüyoruz, tarih sayfalarında. Birini, İsâm bin Yûsuf şöyle anlatıyor: "Mescidin bir köşesinde ayağa kalkan bir adam, Ebû Hanife'nin aleyhinde söylenmeye başladı. Fakat Ebû Hanîfe hiç onunla meşgul olmadı, çıkıp evine doğru yürüdü. Adam da onu takip etti. Ne adam söylenmesini bıraktı, ne de Ebû Hanife geriye dönüp de ona cevap verdi. Böylece kapıya kadar gittiler. Burada Ebû Hanife, adama döndü ve şöyle dedi: Burası benim evim, eğer daha söyleyecek şeyin varsa bekleyeyim, söyle. içinde seni rahatsız eden bir şey kalmasın. Şayet söyleyecek birşeyin kalmamışsa müsaade buyur da evime gireyim artık... Bunun üzerine adamın dili tutuldu. Söyleyecek bir söz bulamadı, sû-i zandan da vazgeçti."
  Ebû Hanife ticaretle meşgul olurdu. Maddi ihtiyaçlarını din ilmi ile değil, ayrı bir meslek olan alışverişle temin ederdi. hattâ dini, maddi menfaatından o kadar uzak tutardı ki, satış esnasında dini bir mes'elenin ticarete âlet edildiğini hissederse o satışı hemen iptal eder. dini ticaretine âlet etmekten Allah'a sığınırdı. Bir defasında bir kadın. Hazret-i İmam'ın dükkânından pamuklu kumaş istemiş. tezgâhtar da kumaşı indirirken kadının duyacağı şekilde "Allahümme salli alâ Muhammedin" demişti. Bunu duyan İmam. tezgâhtarın işine son vermiş ve: "Kumaş satarken Resûlüllah'ın mukaddes ismini söyleyip ticaretine âlet eder duruma düşmekten Allah'a sığınırım" demişti. Vefatından sonra hayatta kalan tek oğlu Hammad, çocukken gittiği Kur'an hocasından ilk sûreyi ezberlediğinde, bunun sevincini gönlünün ta derinliğinde duyan Hazret-i İmam. oğluna "beşyüz dirhem" vererek hocasına vermesini tenbihlemiştir. Hocasının: "Ben ne hizmet yaptım ki, bu kadar çok para yollamış? diyerek parayı geri çevirmesi üzerine Hazreti İmanı, şöyle cevap göndermiştir: "Muhterem hocanız bunu alsın. Bu kadarla iktifa edişim, daha çoğuna sahip olamayışımdandır. Eğer daha fazla bulunsaydı onu da verirdim. Kur'an'ın şânına lâyık olan bu değil daha fazlasıdır. Bu parayı çok bulmak. öğretilen sûreyi bundan küçük görmektir..." Yolda giderken karşıdan gelen bir adamın öteki tarafa geçtiğini görünce sordu: -Neden o tarafa geçtin, beni görünce? Adam utanarak cevap verdi: -Size olan borcumu hâlâ ödeyemedim de. karşı karşıya gelmekten utandığım için bu tarafa geçtim. -Ebû Hanife üzüldü ve şöyle karşılık verdi: Ben o borcunu şu andan itibaren vermiş kabul ettim. Beni görünce üzülme. Beni her gördüğünde seni rahatsız ettiğim için de, beni helâl et... Bir müddet fetva vermekten menedilen İmam'a, oğlu Hammad bir sual sormuş, cevap alamayınca da. "Sanki halife bize mi bakıyor?" demiş, İmam buna karşı: "Oğlum, ben söz verdim, yalan söyleyemem" diye cevap vermiştir.
  EBÛ HANÎFE'DEN İLMÎ MİSALLER
  Hicrî 681'de vefat etmiş olan büyük müellif İbn-i Hallikan'ın sekiz ciltlik Vefeyâtını inceliyorum. Tâbiîn'in de hayatını anlatan bu değerli eserde, İslâm büyüklerinin şahıslarında, İslâm'ın güzelliğini nasıl gösterdiklerini ibret ve hayretle okumaktayım. Ve bir daha anlamaktayım ki, Bediüzzaman Hazretleri'nin şu meâldeki sözleri, yerden göğe kadar haklıdır ve doğrudur: "Eğer bizler İslâm'ın güzelliğini nefsimizde bizzat göstersek, sair dinlerin mensupları ve çevremizdeki mütehayyirler, bölük bölük İslâm'a girecek, Müslümanlığa yakınlık duyacaklardır." Demek ki bizler bugün çevremizdeki müteredditlerin İslâm'a dikkatlerini çekemiyor. Müslümanlık hakkındaki yanlış düşüncelerini düzeltemiyorsak, bu bir ölçüde şahsımızda İslâm'ın güzelliğini gösteremeyişimizden, kavlimizle fiilimizin birbirini tutmayışındandır. İslâm büyüklerinin kavliyle fiili birbirini tuttuğundandır ki, zamanlarında geniş sahalara müessir olmuş, çevrelerindeki mütereddit ve mütehayyirlere İslâm'ı sevdirip benimsetmişlerdir. Sözü daha fazla uzatmadan Vefeyâtın İmam-ı A'zam Hazretleri'nden bahseden kısmından birkaç misal arzedeceğim sizlere. Beşinci ciltte şunları okumaktayız: "Ebû Hanîfe'nin Kûfe'de eskici bir komşusu vardı. Bu adam gündüz akşama kadar bir köşede ayakkabı tamir eder, akşam evine gelince de çilingir sofrasını kurup, içmeye başlardı. Üstelik içki sofrasında birtakım şiirler de söyler, bitişikteki komşusu Ebû Hanife'yi rahatsız ederdi. Bir ara bu adamın sesi sedası kesildi. Bunu merak eden Ebû Hanife sordu: -Bizim eskici komşunun sesi sedası kesildi, bir kaç gündür işitemiyorum, nerede kaldı acaba? Dediler ki: -Bir iftiraya uğradı. Kûfe valisi onu hapse attırdı. Şimdi içerde yatıyor. Ebû Hanîfe komşusuna ilgisiz kaldığından dolayı kendini suçladı. Sabah namazını kıldıktan sonra atını eyerletti, binip doğruca Kûfe valisinin konağına gitti. Kendisini hürmetle karşıladılar. Emrinin ne olduğunu sordular. Ebû Hanife: -Eskici komşumun bir yanlışlık sonucu olarak hapsedildiğini öğrendim. Onu çıkarmak için geldim; durumunun tahkikini istirham ediyorum. dedi. Kısa bir araştırmadan sonra adamın suçsuzluğu meydana çıktı ve Ebû Hanife hapishane dışında komşusunu atıyla bekledi. Adam çıkınca atının terkisine bindirdi, birlikte evin kapısına kadar geldiler. Ebû Hanife ayrılırken şöyle konuştu: -Aziz komşum, kusura bakma, duruma geç muttalî olduğumdan komşuluk hakkını geç ifa ettim. affını istirham ediyorum. Eskici, mahcup oldu, sonra da şöyle söyledi: -Beni fevkalâde mahcubiyete attınız. Bundan sonra Allah'a söz veriyorum ki, bir daha içki içmeyeceğim ve senin gibi bir muhterem komşuyu rahatsız etmeyeceğim. Ve eskici bir daha içki içmemiş, Hazret-i İmam'ı rahatsız etmemiştir. Sarhoş bir adamın kurtuluşu, içkiyi ve süflî hayatı terk edişi Ebû Hanîfe'de gördüğü İslâm'ın komşuluk münasebeti, hazımlı sabrı ile olmuştur. Ebû Hanife'nin bu sabrı ve ilgisi olmasa, o netice alınamayacaktı. Ebû Hanîfe'nin örnek ahlâkından bir misal daha verelim isterseniz: Bakın İslâm, O'nun şahsında nasıl berrak ve saf bir şekilde tecellî ediyor; düşmanları bile Hazret-i İmam'ın gıybet ve dekikodusundan nasıl âzâde kalıyorlar. Büyük Mutasavvıf İbn-i Mübârek ile, Süfyân-ı Sevrî karşı karşıya oturmuş, sohbet etmekteler: Bir ara İbn-i Mübârek şöyle bir sual sordu: -Ya Sevrî, Ebû Hanife, Halife Mansur'dan bunca eziyet gördü; zulme maruz kaldı. Falan ve filân kimseler de O'nun hakkında lâyık olmadığı iddialar. ihdas ettiler. Fakat Ebû Hanîfe bu düşmanlarının bir defa olsun gıybetini yapmadı, aleyhlerinde konuşmadı. Acaba onu düşmanlarının aleyhinde konuşmaktan men'eden nedir? Sevrî'nin cevabı şu olur: -Ben Ebû Hanife'yi çok iyi tanırım. O, sevabına aleyhine konuştuğu kimseleri musallat edecek Müslümanlardan değildir. Ne sevap kazanmışsa hepsi de yanında kalır, kimseye onları kaptırmaz. Bunca zamandır yakınında bulunuyorum, tek cümlelik olsun gıybet ettiğini işitmedim. Bundan anlaşılıyor ki, gıybetini yaptığımız kimseler, huzuru İlâhi'de yakamıza sarılarak: "Aleyhimize konuşmak suretiyle hakkımızı aldınız. Sevabınızı vermek suretiyle de hakkımızı iade ediniz" diyeceklerdir. Hazret-i İmam bu yüzden düşmanlarının bile aleyhinde konuşmamıştır. İmam-ı A'zam Hazretleri bütün duygu ve lâtifeleriyle ümid ve korku içinde. âdeta baştan aşağı İslâmi vecd ve haşyetle doluyordu. Bir yatsı namazında İmam, "Zilzâl" sûresini okumuş. o da namazdan sonra kendinden geçerek sürenin mânâsı etrafında tefekküre dalmıştı. O'nu kendi haline bırakan müezzin gidip sabah namazına geri gelince hâlen vecdinin devam ettiğini ve: "Ey hayrın da şerrin de zerresini zayi etmeyen!. Kulun Ebû Hanife'nin şer mesabesindeki hallerini affeyle!.." diye ağladığını gördü. Nihayet müezzin yağı tükenmekte olan kandile yağ koyarken Ebû Hanife vecd halinden sıyrılıp kendine geldi, müezzine hitaben: "Kandili mi söndüreceksin?" diye sordu. Müezzin de:
  -Efendim. sabah namazı oldu, ezan okumaya geldim, yatsı değildir, cevabını verdi. Bundan sonra sabah namazını da cemaatla kılan Ebû Hanife oturup dersine devam etti ve müezzine de şöyle bir ricada bulundu: -Benim birtakım hallerim vardır ki bir kısmına sen muttali oluyorsun, istirham ediyorum, kimselere açma bunları, olur mu? Hicri 80 tarihinde Kûfe'de doğan Hazret-i İmam, 150 tarihinde Bağdad'da Halife Mansur'un zindanında vefat ederken de aynı ruh hâletini muhafaza ediyordu. Kimseden müşteki olmaz, kimsenin gıybetini yapmaz. nefsinde İslâm'ın sabrını, çalışkanlık ve ihlâsını bütünüyle temsil eder. çevresine de bu haliyle güzel örnek olurdu.
  EBÛ HANİFE'NİN ZEKÂSI
  Bağdad şehrini inşa eden Halife Mansur, hilâfet makamını Şam'dan alıp Bağdad'a nakletmişti. İlim ehli zâtları da çeşitli beldelerden toplayarak Bağdad'a getirtmiş, Bağdat'ın büyük bir ilim merkezi olmasını te'min etmişti. Mansur, ayrıca sarayında çeşitli ilim meclisleri de kurdurmuştu. Kendisi ilme meraklı biriydi. İlmi müzakereleri dinlemekten büyük zevk alırdı. Kûfe'de bulunan İmam-ı A'zam Hazretleri'ni de Bağdad'a getiren Mansur, topladığı ilim meclislerinde onun da bulunmasını te'min etmişti. Ne var ki, Ebû Hanife'nin hiçbir devlet makamında gözü olmadığı halde, Halife'nin yakınlarından olan Rebi, bundan rahatsızlanmış, ne yapıp edip, Ebû Hanife'yi Halife'nin gözünden düşürmeyi kafasına koymuştu. Bir gün içlerinde Ebû Hanife'nin de bulunduğu bir ilim sohbetinde, âlimler çeşitli mevzularda konuşmaya başlamıştı. Rebi bunu fırsat bilerek Halife'ye döner. Güyâ ilmi bir yanlışı sohbet mevzuu yaparak der ki: -Ya Emire'l-Mü'minin... Ebû Hanife, ceddinize muhalefet ediyor. Büyük dedeniz Abdullah bin Abbas, yeminden sonra istisna yapılmasının câiz olduğunu, hem de bir istisna'nın müddetinin iki güne kadar uzayabileceğini söyledi. Ebû Hanife ise, buna karşı geliyor. Ceddinizin bu görüşünün câiz olmayacağını iddia ediyor. İstisna yemine bitişik olursa câiz olur, diyor. İki gün müddeti meşru saymıyor... Mes'eleyi dinleyen Mansur, Ebû Hanîfe'ye dönerek: "Öyle mi, yâ Ebû Hanîfe?" diye sorar. "Sen ceddim Abdullah bin Abbas'a yeminden sonra istisnanın cevazı konusunda muhalefet mi ediyorsun?" Ebû Hanîfe'de acelecilik yok, cevabını, düşünerek hazırlıyor. Ama Rebi, cevabın gecikmesinden memnun. Hazret-i İmam'ı müşkül durumda bıraktığını sanmakta çünkü. Çok geçmeden Ebû hanîfe cevabını verir: -Yâ Emire'l-Mü'minin! Dostunuz Rebi, askerlerinizin size itaat etmek için yaptıkları yeminlerini bozabileceklerini söylemek istiyor. İtaat etmeyip isyanda bulunabileceklerini ima ediyor... Halife heyecanlanarak hemen söze atılır: -Bu nasıl olur? -Şayet iddia ettiği gibi bir yeminde iki gün müddetle istisna yapmak câizse, bu olur. Huzurunuzda size itaat edeceklerine dair yemin eden askerleriniz, evlerine dönünce yeminlerinde istisna yaparak diyebilirler ki: "Biz yeminimizi, yaptığımız güne hasrettik. O günün dışındaki günleri de istisna ettik. Sadece yemin ettiğimiz gün Halife'ye itaat edeceğiz. Onun gerisindeki günleri istisna ediyoruz, itaat etmeyeceğiz." İki gün içinde bunu derlerse bu bir istisnadır. İki gün müddetle istisna câiz olduğuna göre, askerleriniz de bunu yapmış olurlar. İsyana engel kalmaz: Neticenin böylesine tehlikeli bir duruma kaydığını gören Mansur döner. yakını saydığı Rebi'e bakar. Rengi uçan, kanı kaçan Rebî, ne diyeceğini şaşırır, yutkunmaya başlar. Mes'elenin bir rekabetten doğduğunu anlamakta gecikmeyen zeki Halife, tebessüm ederek konuşur: -Rebi! Kendine gel, bu Ebû Hanife'dir... Toplantı biter. Meclis dağılır. Ebû Hanife'nin arkasından erişen Rebi: -Ne yaptın ey Ebâ Hanife, boynuma yağlı ip geçirtecektin az kalsın!.: Ebû Hanife'nin cevabı da şöyle olur: -Aynı şeyi sen bana yapmak istedin, ama ben ikimizi de kurtardım. Alimlerin böylesine endişe duymalarının sebebi, Mansur'un öfkesine mağlup bir zât oluşuydu. Kızdı mı yapmayacağı iş olmazdı. Nitekim bir kızgınlık sonucudur ki, Ebû Hanife'yi en sonunda zindana attırmış ve orada kırbaçlattırarak vefatına sebeb olmuştur:

***

  Mansur'un meclisinde Ebû Hanife'yi çekemeyenlerden birisi de yine Halife'nin yakını Ebü'l-Abbas Tûsi idi. Tûsi de. Rebi gibi bir fırsatını bulup Mansur'u Ebû Hanîfe'nin aleyhine çevirmek istiyordu. Nitekim bir ilim meclisinde, önceden hazırladığı şu suali sordu: -Yâ Ebâ Hanife, ne dersiniz bu işe? Emîrü'l-Mü'minin cellâdını çağırıyor, falanın boynunu vuracaksın, diyor. Buna selâhiyeti var mı? İmam-ı A'zam, "var" dese hakka aykırı... Kadı'dan fetva olmadan Halife de olsa hiç kimse yapamaz bunu... "Yok" dese, Mansur'un hiçbir şeyi dinlemeyen öfkesini biliyor. İki taraf da son derece tehlikeli. Zaten suali soran da içinden "işte şimdi senin işin tamam ey Ebâ Hanife" diyerek suali sormuştur. Hazret-i İmam bu defa da mukabil bir sual sorar: Emirü'l-Mü'minin, cellâdına verdiği emrinde hak üzere midir, yoksa bâtıl üzere mi? -Hâşâ! Emirü'l-Mü'minin, hiç bâtıl emir verir mi, elbette hak üzeredir. Ebû Hanife cevabı yapıştırır: -Öyle ise hak üzere verilen bir emrin icrasında selâhiyet sormaya gerek var mı? Niçin soruyorsun? Ebû Hanife bu cevabı verdikten sonra, yanındakinin kulağına eğilir: -Tûsi beni çukura düşürmek istedi, ben ise onu kuyuya attım, der. Rebi ile Tûsinin Ebû Hanîfe karşısındaki bu tutumlarını görünce, insanlarda rekabet hissinin ve haset duygusunun nelere sebebiyet vereceğini daha iyi anlama imkânı buluyoruz. Allah cümlemizi haşet ve çekememezlik hissinden muhafaza buyursun. Âmin...