Milâdi 1563'e tevafuk eden (971) tarihinde Hindistan'ın Lahor ile Delhi şehirleri arasında yer alan Serhend kasabasında bir çocuk dünyaya gelir. Civarda sevilip sayılan bir din âliminin oğlu olan bu küçük yavru; henüz konuşmaya başladığı günlerde bile İslâmi terbiye, dinî eğitimle karşılaşır. Çünkü, değerli din adamı baba Abdülehad, tam bir ihlâs ve amel sahibi mâneviyat büyüğüdür. Oğlunu da kendisine hayırlı halef kılma azmini taşımaktadır. Nitekim küçük Ahmed'ine tahsile başladığı ilk senelerde hâfızlığını ikmâl ettirir, hemen arkasından da Arapçanın ilk basamağını teşkil eden sarf nahiv öğretip, ezberlediği Kur'an'ın mânâsını anlamaya doğru tırmanmasını te'min eder: Kısa zamanda babasındaki ilmi bütünüyle alan Ahmed, ayrıca tarikat dersleri de alır. İyi bir tasavvuf terbiyesine sahip mâneviyat büyüğü baba, oğluna daha o yaşta iken verdiği tasavvuf dersleri ile Kadiriyye, Ceştiyye icazetini de aldırır. İlk devresinin tahsilini böylece ikmâl ettirmiş olur. Bundan sonra, yakınındaki Siyalküt şehrine gönderdiği Ahmed, buradaki âlimlerin mümtazlarından olan Kadı Bedehşani'den ders alır, fıkıh, kelâm ve bilhassa tefsir sahalarında ilerler. Buradan da icazetini alarak bir merhale daha yükselir. Ancak, baba Abdülehad'dan aldığı ilk tasavvuf dersleri ruhunda derin izler bıraktığından, zahirî ilimlerle pek tatmin olmaz. Hindistan'ın başşehri olan Delhi'ye gider, meşhur Nakşi Şeyhi Bakıbillâh'la görüşür. Yirmi sekizinci geçmişte Hazreti Ömer'e erişen aziz bir neslin mensubu olan Ahmed'deki eşsiz kabiliyet ve istidadı hemen keşfeden Nakşî Şeyhi, Ona derin alâka gösterir, itibar ve iltifatını esirgemez. Hattâ iki ay gibi kısa bir zaman içinde Nakşi Tarikatı'nda uzun mesafeler kat ettiğini anlayınca kendisine irşad izni de vererek Onu serbest bırakır. Hazret-i Ahmed-i Farukî, vefat etmesi üzerine babasının desteğinden de mahrum kalmış olmasına rağmen, hem ilim öğrenmek; hem de hac vazifesini edâ etmek üzere mukaddes mahalle yönelir. Yol boyunca uğradığı yerlerin ilim erbabından eksiklerini tamamlar, feyizler elde eder. dualar alır. Hattâ, Mekke-Medine muhaddislerinden uzun bir zaman hadis derleyip ilmi ihtiyaçlarını tam elde ettikten sonra, tekrar döner, Serhend'de irşada başlar. Kendisiyle bizzat görüşenlere sözle ders verip, onları Nakşî tarikatına sevk ederken, görüşemeyenlere de mektuplarla irşadlarda bulunur, ikazlarını yapar. Nitekim her seviyede, her makam ve mevkide insana gönderdiği bu mektuplarını sonradan talebeleri toplayıp bir araya getirir ve üç cild halinde bunları neşrederler. Şu anda elimizde bulunan İmam-ı Rabbani'nin Mektubat kitabı, işte bu Farsça mektupların 356'sından teşekkül etmiş değerli bir eserdir. On yedi yaşlarında ilmi iktisabını bitirip, irşada başlamış olan İmamın, bundan başka beş altı kadar daha kıymetli eseri vardır. Bunlardan biri de bozuk itikadların ortaya serdiği Rafızîlere âit eseridir. Bu eserden olacak ki, Hindistan'da bu bozuk inancı yaymaya çalışmakta olan Şii meşreb sapık insanlar, Hazret-i İmam aleyhinde fitne kazanı kaynatabilmiş, sonunda yanılttıkları Selim Şah'ın emriyle Hazret'e iki senelik zindan hayatı bile yaşatmışlardır. İkinci hicri yüzyılın başında vefat eden Ömer bin Abdülaziz'e ilk müceddid unvanı veren âlimler, ikinci binyılın başında hizmet etmiş olan İmam-ı Rabbani'ye de Müceddid-i elf-i sani unvanını vermiş, ikinci bin yılın yenileyicisi olarak ilân etmişlerdir. Gerçekten de Hazret-i İmam, yazdığı mektupları ve zamanın icabına uygun dersleriyle sayısı küçümsenemeyecek kadar çok insanların irşadına sebep olmuş, hidâyetlerine vesile teşkil etmiştir. 65 yaşında 1034 tarihinde Serhend'de vefat ederken, arkasında on binlerce mürşid, yüz binlerce mürid bırakarak bekâ âlemine rıhlet eylemiştir. İkinci bin yılın ilk müceddidi olduğunda şüphe yoktur. |