PEYGAMBERİMİZ (s.a.v)’İN MUCİZELERİ
İÇİNDEKİLER
Giriş
Allah'ın Peygamberimiz (SAV)'e Bahşettiği Mucizeler
Peygamberimiz (SAV)'in En Büyük
Mucizesi: Kuran-ı Kerim
Peygamberimiz (SAV)'in Üstün Kişiliği
Allah'ın Bir Mucizesidir
Peygamberimiz (SAV)'in Hayatındaki Bazı
Mucizeler
Peygamberimiz (SAV)'in Dualarının Kabul
Olunması
Allah'ın Peygamberimiz (SAV)'in
Üzerindeki Mucizevi Koruması
Peygamberimiz (SAV)'e Verilen Gayb
Bilgileri
Sonuç
Evrim Aldatmacası
GİRİŞ
Tarih boyunca yaşamış olan tüm
topluluklara Allah Kendi Katından seçip beğendiği bir elçi göndermiş, insanlara
dünyada ve ahirette güzel bir hayat yaşamanın yollarını göstermiştir. Kuran'da
bunun, iman edenler için büyük bir lütuf ve rahmet olduğu bildirilmiştir:
Andolsun ki Allah, müminlere, içlerinde kendilerinden onlara
bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor,
onları arındırıyor ve onlara Kitab'ı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar
apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Al-i İmran Suresi, 164)
Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik.
(Enbiya Suresi, 107)
Gönderildikleri toplumlar için büyük
birer lütuf olan elçiler insanlara doğru yolu göstermiş, onların karanlıklardan
aydınlığa çıkmalarına vesile olmuş, tüm kainatı yoktan var eden Rabbimiz'in
emirlerini insanlara tebliğ etmişlerdir. Huzur, güvenlik, barış ve adalet dolu
bir hayatın ancak din ahlakının eksiksiz yaşanmasıyla mümkün olabileceğini
insanlara anlatmışlardır. Ancak Kuran'da bildirilen "...Ancak
insanların çoğu iman etmezler." (Rad Suresi, 1) ayetinin bir tecellisi
olarak, tarih boyunca, elçilerin kendileri için ne kadar büyük bir rahmet
olduğunu takdir edip iman edenlerin sayısı az olmuştur.
Allah'ın mübarek elçileri, Kuran'da Hz.
Muhammed (sav) için "Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman
edecek değildir." (Yusuf Suresi, 103) ayetiyle de bildirildiği gibi,
insanların iman etmelerini içten arzu etmişlerdir. Dünyada ve ahirette nimete
kavuşmaları, olabilecek en güzel ve en mutlu hayatı yaşayabilmeleri için onları
doğruya çağırmışlardır. Buna karşılık insanlardan hiçbir ücret talep
etmemişler, yalnızca onların iman etmelerini ve güzel ahlaklı olmalarını
istemişlerdir. Samimi Allah korkuları ve üstün ahlakları nedeniyle yaşamlarını
bu uğurda şerefle geçirmişlerdir. Yine hiçbir çıkarları olmadığı halde,
insanlara imanı ve güzel ahlakı sevdirebilmek için çok büyük zorluklarla karşı
karşıya kalmış, türlü olaylarla denenmişlerdir. Ancak zorluk gibi görünen tüm
olaylar, onların imanlarını ve şevklerini daha da artırmıştır. Allah'ın İlahi
yardımı ve desteğiyle büyük bir cesaret örneği sergilemiş ve sonucunda da
Allah'ın izniyle galip gelen daima onlar olmuşlardır. Rabbimiz Kuran'da şöyle
buyurmuştur:
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve
elçilerim de." Gerçekten Allah, en
büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)
Allah, ihlaslarına, sadakatlerine,
sabırlarına, samimiyetlerine ve tevekküllerine karşılık bu kutlu şahısların
kalplerine güven ve huzur duygusu indirmiş, onları maddi ve manevi yönden güçlü
kılmış ve inkar edenlerin onlar aleyhindeki tuzaklarını bozmuştur. Kuran'da
Allah'ın peygamberlerine olan desteği ve koruması şöyle bildirilmektedir:
Şüphesiz, Biz elçilerimize ve iman edenlere dünya
hayatında ve şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün elbette yardım
edeceğiz. (Mümin Suresi, 51)
Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu
görevini) yapmayacak olursan O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah
seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah kafir olan bir topluluğu
hidayete erdirmez. (Maide Suresi, 67)
İnkar edenlerin Peygamberimiz Hz.
Muhammed (sav)'in hayatına son vermek amacıyla düzenledikleri tuzak karşısında
ise Allah, Peygamberimiz (sav)'e olan desteğini şöyle haber vermiştir:
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya
sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken,
Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların
(tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)
Kuran'ın birçok ayetinde de bildirildiği
gibi Allah, elçilerini karşılaştıkları her türlü zorluğa, tuzağa, sıkıntıya
karşı korumuş, bu mübarek şahısların üzerindeki nimet ve bereketini artırmış,
her zorluğun ardından onlara bir çıkış yolu yaratmıştır. İçerisinde
bulundukları zor şartlarda Allah, elçilerinin cesaretlerini ve güçlerini
artırmış, üzerlerindeki yükün ağırlığını hafifletmiş, rahmetini hatırlatarak
kalplerini kuvvetlendirmiştir.
Rabbimiz bazı elçilerini de mucizeler
bahşederek desteklemiştir. Rabbimiz'in büyük bir nimeti olan bu mucizeler
insanlarda çok büyük bir etki oluşturmuş; müminlerin hidayetlerini ve
şevklerini daha da artırırken, pek çok kişinin de imanına vesile olmuştur.
Rabbimiz'in
Peygamberlere Bahşettiği
Mucizeler
Rabbimiz, kimi zaman elçilerini inkar
edenlerin ve müşriklerin tuzaklarından korumak, kimi zaman da insanların
imanına vesile olması için bazı peygamberlerine mucizeler lütfetmiştir. Kuran-ı
Kerim'de, Yüce Allah'ın mucizelerle desteklediği peygamberlerin tebliğleri,
hayatları ve inkarcılara karşı verdikleri mücadele detaylı olarak
bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), Hz. Musa, Hz. İbrahim
ve Hz. İsa, Rabbimiz'in mucizeler bahşettiği mübarek elçilerindendir.
Örneğin Hz. İbrahim'i ateşe atmak
isteyen inkarcıların tuzakları Rabbimiz'in mucizesiyle bozulmuştur. Allah, "Biz
de dedik ki: "Ey ateş, İbrahim'e karşı soğuk ve esenlik ol."
(Enbiya Suresi, 69) ayetiyle de haber verdiği gibi, ateşe Hz. İbrahim'e esenlik
olmasını emretmiştir. Böylece Rabbimiz'in mucizesiyle, inkar edenlerin Hz.
İbrahim aleyhinde kurdukları tuzak yerle bir olmuştur. Kuran'da Allah'ın
elçilerinden bazılarına bahşettiği diğer mucizeler şu şekilde haber
verilmektedir:
Hz.
İsa'nın kavmine gösterdiği mucizeler
Allah şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene
olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu'l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de,
yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab'ı, hikmeti, Tevrat'ı ve
İncil'i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da
(yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı,
alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata)
çıkarıyordun. İsrailoğulları'na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara
sapanlar, "Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir" demişlerdi (de)
İsrailoğulları'nı senden geri püskürtmüştüm." (Maide Suresi, 110)
İsrailoğulları'na elçi kılacak. (O, İsrailoğulları'na şöyle
diyecek:) "Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size
çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik
Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca
hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi
size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet
vardır." (Al-i İmran Suresi, 49)
Hz.
Musa'nın asasının ejderhaya
dönüşmesi
ve karşısındakilerin hilelerini yutması
(Firavun) Dedi ki: "Eğer gerçekten bir ayet getirmişsen
ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (bakalım)." Böylelikle
(Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi. (Araf Suresi,
106- 107)
Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü
onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa
kurtulamaz. (Taha Suresi, 69)
Hz.
Musa'nın elinin bembeyaz olması
Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize
(ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Öyle ki sana büyük mucizelerimizden
(birini) göstermiş olalım. (Taha Suresi, 22-23)
Hz.
Musa'nın asasıyla vurarak
denizde
yol açması
İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa'nın adamları:
"Gerçekten yakalandık" dediler. (Musa:) "Hayır" dedi.
"Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir." Bunun
üzerine Musa'ya: "Asanla denize vur" diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz
hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de
buraya yaklaştırdık. Musa'yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış
olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 61-66)
Hz.
İbrahim'in parçaladığı kuşların
ona
canlı olarak geri gelmeleri
Hani İbrahim: "Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini
göster" demişti. (Allah ona:) "İnanmıyor musun?" deyince,
"Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için" dedi.
"Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp)
her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak
gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir." (Bakara Suresi, 260)
Hz.
Meryem'in yanında hep hazır
yiyecek
olması
... Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir
yiyecek buldu: "Meryem, bu sana nereden geldi?" deyince, "Bu,
Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık
verendir" dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)
Hz.
Yunus'un balık tarafından
yutulduktan
sonra mucizevi şekilde kurtulması
Şüphesiz
Yunus da gönderilmiş (elçi)lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Böylece
kur'aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu. Derken onu balık yutmuştu, oysa
o kınanmıştı.
Hz.
Zekeriya'nın ilerlemiş yaşında
çocukla
müjdelenmesi
Orada
Zekeriya Rabbine dua etti: "Rabbim, bana Katından tertemiz bir soy armağan
et. Doğrusu Sen, duaları işitensin" dedi. O mihrapta namaz kılarken, melekler
ona seslendi: "Allah,
Kuran ayetlerinde, yukarıda yer verilenlerin dışında daha
birçok mucize haber verilmektedir. Rabbimiz'in bize haber verdiği bu mucizeler,
tüm kainatın sahibi, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz'in dilemesiyle
meydana gelmektedir. Her bir mucize Allah'ın "Ol" emriyle ve Allah'ın
dilediği şekilde gerçekleşmektedir. Allah bir Kuran ayetinde şu şekilde
buyurmaktadır:
Andolsun,
senden önce de elçiler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah'ın
izni olmaksızın (hiç) bir elçiye herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak
iş değildi. Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm,
son) vardır. (Ra'd Suresi, 38)
Maide Suresi'nde de Hz. İsa'nın, mucizeleri "Allah'ın
izniyle" gerçekleştirdiği haber verilmektedir:
Allah
şöyle diyecek: "Ey Meryem oğlu İsa,
Peygamberlerin hepsi Rabbimiz'e teslim
olmuş, yüksek ahlaklı, alemlere üstün ve örnek kılınmış, mübarek kimselerdir.
Tüm insanlar gibi onlar da Rabbimiz'in huzurunda aciz ve muhtaçtırlar. Allah
tüm kainatı yoktan var eden, tüm varlıklar üzerinde mutlak güç ve hakimiyet
sahibi olandır. Canlı cansız herşeyin kontrolü Allah'a aittir. Tüm kainat,
göklerde ve yerde bulunan canlı - cansız herşey: tüm insanlar, hayvanlar,
bitkiler, eşyalar Allah'a aittir. Hepsini yaratan alemlerin Rabbi olan
Allah'tır. Herşey O'nun emriyle hareket eder, o dilediği sürece varlığını
sürdürebilir.
Tüm canlı varlıkları besleyen, onlara
gökten ve yerden rızık veren, yeri yeşerten, geceyi karartan, Güneş'i parlak
bir ışık kılan, mevsimleri var eden Yüce Allah'tır. Dünyanın yaratılışından
itibaren yaşamış olan tüm insanları yaratan Allah'tır. Canlı ya da cansız herşey
varlığını Allah'a borçludur ve tüm varlığıyla O'na muhtaçtır. Rabbimiz'in
insanlar arasından seçip elçilik göreviyle şereflendirdiği peygamberleri de
Allah'ın yarattığı ve O'nun emriyle hareket eden, Allah'a muhtaç insanlardır.
Gösterdikleri mucizeler de sadece Allah'ın dilemesiyle meydana gelmektedir.
Enbiya Suresi'nde Rabbimiz'in sonsuz
gücü şu şekilde haber verilmektedir:
Göklerde ve yerde kim varsa O'nundur. O'nun yanında olanlar, O'na
ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. Gece ve gündüz,
hiç durmaksızın tesbih ederler. Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler
de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler? Eğer her ikisinde (gökte ve yerde)
Allah'ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın
Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden Yücedir. O,
yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler. Yoksa O'ndan başka
ilahlar mı edindiler? De ki: "Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte
benimle birlikte olanların zikri (Kitab'ı) ve benden öncekilerin de
zikri." Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz
çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 19-24)
Bizim bu kitaptaki amacımız da Allah'ın,
üstün ahlakı, derin imanı, her tavrı ve sözüyle insanlara örnek kıldığı mübarek
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in mucizelerinden bazılarını insanlara
hatırlatmaktır. Peygamberimiz (sav), Allah'ın izniyle, hayatı boyunca insanlara
birçok mucize göstermiştir. Bu mucizelerden bazılarına sadece sahabeler şahit
olurlarken, bir kısmı ise inkar edenlerin çok büyük bir bölümü tarafından
görülmüştür.
Peygamberimiz (sav)'in mucizelerinin bir
kısmı Kuran ayetlerinde, bir bölümü de Peygamber (sav)'in hadislerinde ve İslam
alimlerinin çeşitli açıklamalarında aktarılmaktadır. Amacımız, alemlere rahmet
olarak gönderilen bu mübarek insanın mucizevi yönlerini insanlara göstermek ve
onları Kuran-ı Kerim'i ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini kendilerine
rehber edinmeye davet etmektir.
Peygamber Efendimiz (sav) Allah'ın, "…
Ancak o, Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur..." (Ahzab
Suresi, 40) ayetiyle bildirdiği gibi insanlar için son peygamber olarak gönderilen,
Allah'ın en son hak kitabını vahyettiği, güzel ahlakı, takvası, Allah'a olan
yakınlığı ile insanlara örnek kıldığı mübarek bir insandır. O, Allah'ın dostu,
müminlerin de dostu ve velisidir. Allah'ın, "Gerçek şu ki, Biz senin
üzerine ‘oldukça ağır' bir söz (vahy) bırakacağız" (Müzzemmil Suresi,
5) ayetiyle de bildirdiği gibi Peygamberimiz (sav)'e çok büyük bir sorumluluk
vermiştir. Peygamberimiz (sav) ise, Allah'a olan güçlü imanıyla, kendisine
verilen bu sorumluluğu en güzel şekilde yerine getirmiş, insanları Allah'ın
yoluna davet etmiş ve tüm inananların yol göstericisi olmuştur.
Kitabın girişinde de belirttiğimiz gibi
Rabbimiz pek çok elçisine harikulade mucizelerle lütufta bulunmuştur. Yüce
Allah, kıymetli Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'i de Kendi Katından birçok
mucizeyle desteklemiştir. Bu mucizelerden en büyüğü ise hiç şüphesiz,
Rabbimiz'in insanlara bir hidayet rehberi olarak gönderdiği Kuran-ı Kerim'dir.
Rabbimiz Kuran'ı Peygamberimiz (sav)'in kalbine vahyetmiştir.
Peygamberimiz (sav)'in
kalbine bırakılan vahiy
İslami ve tarihi kaynaklara göre sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) 40 yaşlarında peygamberlikle
şereflendirilmiştir. Ancak Peygamberimiz (sav) vahiy almaya başlamadan önce de
birçok mucizevi olay gerçekleşmiştir. Bu mucizelerden biri Peygamberimiz
(sav)'in geceleri gördüğü rüyaların aynı şekilde gerçekleşmesidir. Hadislerde
bildirildiğine göre "salih rüyalar" yaklaşık 6 ay sürmüştür. Büyük
İslam alimi İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz adlı önemli
eserinde bu rüyaları şu şekilde aktarmaktadır:
Allah Resulü (sav)'ne indirilen vahyin başlangıcı, uykuda
gördüğü salih rüya şeklinde olmuştur. Gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi
gerçek çıkıyordu...1
Hadislerde bildirildiğine göre,
Peygamberimiz (sav) 40 yaşlarına geldiğinde sık sık Mekke'ye
Allah Cebrail'i vesile kılarak kutlu
elçisine İslam dinini vahyetmiştir. Hiç şüphesiz bu, Rabbimiz'in çok büyük bir
lütfudur. Peygamber Efendimiz (sav) de derin imanı, Allah korkusu, takvası,
üstün ahlakıyla buna layık ve ehil, mübarek bir insandır. Yüce Allah bir ayetinde
şöyle buyurmaktadır:
(Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden başka(sı değildir).
Şüphesiz O'nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür. (İsra Suresi, 87)
Allah bir diğer ayetinde de şu şekilde
bildirmiştir:
Kitabın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin;
(bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir... (Kasas Suresi, 86)
Peygamberlik makamıyla
şereflendirilmeden önceki altı ay boyunca gördüğü rüyaların aynı şekilde
çıkması, Sevgili Peygamberimiz (sav)'in Allah Katında seçilmiş olduğunun
delillerinden biridir. İslam alimleri bu durumu, Allah'ın insanlara gönderdiği
son peygamberini bu büyük göreve "uykusunda hazırladığı" şeklinde
yorumlamaktadırlar. Bu "salih rüyaların" ardından, Allah'tan aldığı
ilk vahiyle Peygamber Efendimiz (sav) tüm insanlara bir hidayet önderi
kılınmıştır. Daha sonra da çok büyük bir kararlılıkla, vefat edene kadar,
insanları Allah'a ve O'nun yoluna davet etmiştir. Peygamberimiz (sav)'in ilk
vahiy alışı öncesindeki mucizevi olaylar hadislerde şöyle anlatılmaktadır:
Hz. Ayşe anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam'a
vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalar idi. Rüyada her ne
görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık
sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece
tek başına kalıp, tahannüs'de (ibadette) bulunuyordu. Bu maksadla yanına azık
alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)'ya dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp
tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında Hak gelinceye kadar devam
etti. Bir gün ona melek gelip:
- "Oku!" dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:
- "Ben okuma bilmiyorum!" cevabını verdi.
(Aleyhissalâtu vesselâm hâdisenin gerisini şöyle anlatır:
- "Ben okuma bilmiyorum deyince melek beni tutup
kucakladı, takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:
- "Oku!" dedi. Ben tekrar:
- "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni ikinci defa
kucaklayıp takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve:
"Oku!" dedi. Ben yine: "Okuma bilmiyorum!" dedim. Beni
tekrar alıp, üçüncü sefer takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve:
- "Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan
pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana
bilmediğini öğretti" (Alâk Suresi 1-5) dedi.
Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu vahiyleri öğrenmiş
olarak döndü...2
Kuran'da da, Peygamberimiz (sav)'in
Cebrail ile görüşmesi ve Kuran ayetlerinin kendisine bildirilmesi birçok ayetle
haber verilmektedir. Necm Suresi'nde Peygamberimiz (sav)'e Kuran'ı öğretenin
Cebrail olduğu şu şekilde bildirilmektedir:
Sahibiniz (arkadaşınız olan peygamber) sapmadı ve azmadı.
O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre)
konuşmaz.
O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.
Ona (bu Kur'an'ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi
(Cebrail) öğretmiştir. (Necm Suresi, 2-5)
Bu ayetlerin devamındaki ayetlerde de
Cebrail'in Kuran'ı Kerim'i, Peygamberimiz (sav)'e öğretmesi sırasındaki
harikulade olaylar şöyle haber verilmektedir:
(Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen
doğruldu.
O, en yüksek bir ufuktaydı.
Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi.
Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya
daha yakınlaştı.
Böylece O'nun kuluna vahyettiğini vahyetti.
Onun gördüğünü gönül yalanlamadı.
Yine de siz gördüğü (şey) üzerinde onunla tartışacak mısınız?
(Necm Suresi, 6-12)
Daha birçok ayette de Kuran'ı indirenin
Cebrail olduğu haber verilmektedir. Bu ayetlerde Cebrail için "Ruhu'l
Kudüs" ve "Ruhu'l Emin" şeklinde de buyurulmaktadır:
Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey)
değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip
Kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, Yüce olandır, hüküm
ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi, 51)
De ki: "Cibril'e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten
onu (Kitab'ı), Allah'ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü'minler
için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O'dur. (Bakara Suresi,
97)
De ki: "İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir
müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur'an'ı) hak olarak Rabbinden Ruhu'l-Kudüs
indirmiştir." (Nahl Suresi, 102)
Gerçekten o (Kur'an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir.
Onu Ruhu'l-Emin indirdi. Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine
(indirmiştir). (Şuara Suresi, 192-194)
Kendisine Cebrail tarafından vahyedilen
ilk ayetlerden sonra Peygamberimiz (sav)'e gelen vahyin belli bir süre
kesildiği rivayet edilmektedir. Hadislerde vahyin kesilmesinden sonra ilk
olarak Müddessir Suresi'nin ilk ayetlerinin Peygamber Efendimiz (sav)'e
vahyolunduğu ve kendisinin tebliğ görevine bu ayetlerin vahyinden sonra
başladığı haber verilmiştir.3 Bundan sonra Allah'ın verdiği emirle,
Peygamberimiz (sav) insanlara yalnızca Allah'a iman etmeyi, O'na kesinlikle
şirk koşmamayı anlattı. Müddessir Suresi'ndeki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Ey bürünüp örtünen, Kalk (ve) bundan böyle uyar. Rabbini
tekbir et (yücelt) (Müddessir Suresi, 1-3)
Görüldüğü gibi, Şuara Suresi'nin 194.
ayetinde vahyin Peygamberimiz (sav)'in kalbine indirildiği haber verilmektedir.
Ala Suresi'nin 6. ayetinde ise Allah, "Sana okutacağız, sen de
unutmayacaksın" buyurarak, Peygamber Efendimiz (sav)'e Kuran'ı
Kendisi'nin ezberleteceğini bildirmektedir. Kuran'ın tüm ayetlerini bu şekilde
öğrenmesi Rabbimiz'in Peygamberimiz (sav)'e bahşettiği mucizelerinden biridir.
Kuran ayetleri Peygamberimiz (sav)'in
kalbine yerleştirilmiş, kendisi tüm hayatı boyunca Kuran ayetleriyle tebliğ
yapmıştır. Allah, Ala Suresi'nin 8. ayetinde "Ve seni kolay olan için
başarılı kılacağız" buyurarak Peygamberimiz (sav)'e yardım ettiğini ve
Katından bir nimet olarak onu başarılı kılacağını müjdelemiştir.
Rabbimiz, "...İman edenlere
yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır" (Rum Suresi, 47)
ayetiyle de bildirdiği gibi mübarek elçisine hep yardım etmiştir. Bu kutlu
şahsın kalbine ferahlık vermiş, aklında, ilminde, hafızasında harikuladelikler
yaratmıştır.
Allah Kıyamet Suresi'nde de Kuran
ayetlerini Peygamberimiz (sav)'e okutan ve unutturmayanın Kendisi olduğunu
bildirmiştir:
Onu (Kur'an'ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp
dilini onunla hareket ettirip-durma. Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu
(sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir. Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de
onun okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir.
(Kıyamet Suresi, 16-19)
Ayetlerde de görüldüğü gibi, Allah özel
olarak Kuran ayetlerini Peygamberimiz (sav)'in hafızasına yerleştirmiştir.
Allah bir başka ayette Peygamberimiz (sav)'e şöyle buyurmuştur:
Hak olan, biricik hükümdar olan Allah Yücedir. Onun vahyi
sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur'an'ı (okumada) acele etme ve de ki:
"Rabbim, ilmimi arttır." (Taha Suresi, 114)
Peygamberimiz (sav) Allah'a olan coşkulu
imanı, derin sevgisiyle Rabbimiz'in bütün emirlerine gönülden boyun eğmiştir.
Allah da onu güçlü ve başarılı kılmış, ona pek çok nimet bahşetmiş, dünyada ve
ahirette seçkinlerden kılmıştır.
Peygamberimiz (sav)'e
vahyin geldiği
sırada şahit olunanlar
Allah Müzzemmil Suresi'nde Peygamber
Efendimiz (sav)'e gece kalkıp vahiy için hazırlık yapmasını buyurmuş, vahyin ne
kadar ağır bir söz olduğunu haber vermiştir:
Ey örtüsüne bürünen,
Az bir kısmı hariç olmak üzere, geceleyin kalk:
(Gecenin) Yarısı kadar. Ya da ondan biraz eksilt.
Veya üzerine ilave et. Ve Kur'an'ı belli bir düzen içinde
(tertil üzere) oku.
Gerçek şu ki, Biz senin üzerine ‘oldukça ağır' bir söz (vahy)
bırakacağız.
Doğrusu gece neşesi (gece ibadeti, insanın iç dünyasında
uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır.
Çünkü gündüz, senin için uzun uğraşılar vardır.
Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca
O'na yönel. (Müzzemmil Suresi, 1-8)
Hadislerde de, Peygamberimiz (sav)
Allah'tan vahiy alma gibi olağanüstü bir olayı yaşarken bulunduğu odada
harikulade manevi olaylar yaşandığı bildirilmektedir. Bazı hadislerde
Peygamberimiz (sav)'e vahiy geldiği zaman çevresindekilerin arı uğultusu gibi
bir ses duydukları bildirilmektedir. Bazı kaynaklarda ise Peygamberimiz
(sav)'in yüzünün yanında arı uğultusu gibi bir ses duyulduğu aktarılmaktadır.4
Buhari ve Müslim, Hz. Ayşe (ra)'dan şu hadis-i şerifi nakletmişlerdir:
El-Haris b. Hişam Resulullah (sav)'a: "Vahiy nasıl
geliyor?" diye sordu. Şöyle buyurdu: "Bazen çan sesi gibi bana çok
ağır bir şekilde gelip dediklerini kavradığımda benden ayrılıyor. Bazen insan
kılığında gelir, bana konuşur ve ben de onun dediklerini ezberleyip
kavrarım.""5
Buhari ve Tirmizi Hz. Ayşe (ra)'dan şunu
da nakletmişlerdir:
Andolsun ki O'nu şöyle görmüştüm: Çok soğuk bir günde vahiy
inmişti. Melek yanından ayrıldığında alnından –sel gibi- ter boşanıyordu.6
Taberani ise Zeyd b. Sabit (ra)'dan şunu
nakletmiştir:
Ben Allah Resulü'ne gelen vahiyleri yazardım. O'na vahiy
indiğinde, şiddetli bir yorgunluk hisseder ve inci tanesi gibi terler
boşalırdı. Vahiy hali sona erdiği zaman O okur, ben de yazardım.7
Ebu Nu'aym, el-Feltan b.Asım'dan şunu
nakletmiştir:
Allah Resulü (sav)'e vahiy indiği zaman, gözleri açık, kulağı
ve kalbi Allah tarafından gelen (ayetlerde) olurdu.8
Ebu Nu'aym, Ebu Hüreyre (ra)'dan şunu
nakletmiştir:
Allah Resulü (sav)'e vahiy geldiği zaman, kendinden geçer
gibi olurdu.9
Peygamberimiz (sav)'in en büyük mucizesi
Kuran-ı Kerim'dir. Allah, bundan 14 asır önce, insanlara yol gösterici bir
kitap olan Kuran-ı Kerim'i indirmiş ve tüm insanlığı ona uyarak kurtuluşa
ermeye davet etmiştir. Rabbimiz Kuran için, "Oysa o (Kuran) alemlere
bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey
değildir." (Kalem Suresi, 52) buyurmuştur.
Kuran, indirildiği günden bu yana her
çağda yaşayan her insan grubunun anlayabileceği kolay ve anlaşılır bir dile
sahiptir. Allah, Kuran'ın bu üslubunu, "Andolsun Biz Kuran'ı zikr (öğüt
alıp düşünmek) için kolaylaştırdık..." (Kamer Suresi, 22) ayetiyle
haber vermiştir. Kuran'ın, aynı zamanda edebi dilinin mükemmelliği, benzersiz
üslup özellikleri ve içerdiği üstün hikmet de, onun Allah'ın sözü olduğunun
kesin delillerindendir.
Kuran'ın bu özelliklerinin yanı sıra,
Allah'ın sözü olduğunu tasdik eden pek çok mucizevi özelliği de vardır. Bu
özelliklerden biri, ancak 20. ve 21. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı
bilimsel gerçeklerin, yaklaşık 1400 yıl önce Kuran'da bildirilmiş olmasıdır.
Kuran'ın çeşitli ayetlerinde, son derece özlü ve hikmetli bir anlatım içinde
aktarılan bazı bilimsel gerçekler, ancak son yüzyılların teknolojisi ile keşfedilmiştir.
Kuran'ın indirildiği dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bu
bilgiler, insanlara Kuran'ın Allah'ın sözü olduğunu bir kez daha
ispatlamaktadır.
Kuran'ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap
toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti.
Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile
aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede
durduğu sanılıyordu. Bu inanışa göre Dünya düzdü ve iki uçtaki yüksek dağlar
birer direk gibi gök kubbeyi ayakta tutmaktaydı. Ancak Arap toplumunun tüm bu
batıl inanışları Kuran'la birlikte ortadan kaldırıldı. Örneğin, "Allah
O'dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti..." (Ra'd Suresi, 2)
ayeti göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz kıldı. Bunun gibi
daha pek çok konuda, o dönemde bilinmeyen önemli bilgiler Kuran'da insanlara
haber verildi. İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey
bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından insanın
oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda
çok önemli bilgiler içermektedir. (Detaylı bilgi için Bkz.: Kuran Mucizeleri,
Harun Yahya, 4. baskı, Haziran 2004)
Kuran tüm kainatı yoktan var eden, herşeyin
en doğrusunu bilen Allah'ın sözüdür. Her insanın anlayabileceği, sade ve
anlaşılır bir üsluba ve eşsiz hikmete sahiptir. Allah Kuran'ı, insanların
okuyup anlamaları, içinde yazılanları öğrenmeleri, tüm kainatı yoktan var eden
Rabbimiz'i tanımaları, O'na nasıl kulluk edeceklerini bilip, sakınmaları için
göndermiştir. Türlü örnek ve kıssalarla ayetlerini birer birer ve çeşitli
biçimlerde açıklamıştır. Allah'ın, "... Biz Kitap'ta hiçbir şeyi noksan
bırakmadık..." (Enam Suresi, 38) ayetiyle de bildirdiği gibi Kuran
eksiksizdir. Gerek dünya hayatı, gerekse ahiret hayatıyla ilgili pek çok detay,
Kuran'da en hikmetli şekilde açıklanmıştır. Allah, "Andolsun, size
(bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik.
Yine de akıllanmayacak mısınız?" (Enbiya Suresi, 10) ayetiyle de bu
gerçeği bildirmektedir.
Kuran'ın en önemli özelliklerinden biri,
günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan, Peygamberimiz (sav)'e vahyedildiği
hali ile bizlere ulaşmış olmasıdır. Allah, bu gerçeği Kuran'da, "Hiç
şüphesiz, zikri (Kuran'ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten
Biziz" (Hicr Suresi, 9) ayetiyle haber vermiştir.
Bilindiği gibi, Kuran'dan önceki hak
kitaplar orijinal halleri ile korunamamışlar, tahrif edilmişlerdir. Bu
kitapların içlerine insanlar tarafından bazı eklemeler yapılmış, bazı bölümleri
değiştirilmiş ya da tamamen çıkarılmıştır. Peygamberimiz (sav) ise, kendisine
her vahiy geldiğinde, vahiy Rabbimiz'in bir mucizesi olarak kendisine
ezberletilmiştir. Peygamberimiz (sav) hemen sonra sahabeler içinde "vahiy
katipleri" denilen mübarek şahıslara Kuran'ı yazdırmıştır. Böylece Kuran
yazılı olarak muhafaza edilmiştir. Hz. Ebu Bekir zamanında Kuran tek bir nüsha
haline getirilmiş, Hz. Osman döneminde ise Kuran nüshaları çoğaltılarak, önemli
İslam kentlerine gönderilmiştir.
Kuran tüm insanlar için bir öğüttür
Kuran-ı Kerim, Allah'ın tüm alemlere
öğüt olarak indirdiği ve hükmü kıyamete kadar geçerli olan son hak kitaptır. Kuran'ın
hükümleri indirildiği günden itibaren tüm zamanlar ve tüm insanlar için
geçerlidir ve bu hükümlerin geçerliliği kıyamete kadar devam edecektir. Kuran,
insanlara öğüt verilen ve sonsuz yaşamları için onların uyarıldığı ve yine
onlara doğru yolun gösterildiği bir zikirdir. Allah'ın Kuran'da, "Ve
şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan)
sorulacaksınız" (Zuhruf Suresi, 44) ayetinde bildirdiği gibi insanlar
ahirette Kuran'da yazılı olan tüm hükümlerden eksiksiz bir şekilde sorguya
çekileceklerdir.
Kuran, içerdiği üstün hikmet, geçmişten
ve gelecekten verdiği gerçek bilgiler, gafleti dağıtan, insanlardaki alışkanlık
perdesini kaldıran üslubuyla benzersizdir. Ve Kuran'ın bu mucizevi etkisi,
vahyedildiği günden kıyamete kadar yaratılmış ve yaratılacak olan tüm insanlar
için geçerlidir.
Dünyadaki her insanın sorumluluğu,
Allah'a olan kulluk vazifesini tam olarak yerine getirmektir. Bu ise ancak
Allah'a samimi bir kalple iman edip, Kuran'ı ve Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnetini
rehber edinmekle mümkündür. Her insan bu sorumluluğu yerine getirmeli ve
kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak olan Kuran'a kuvvetle sarılmalıdır.
Allah Haşr Suresi'nde, Kuran'ın ne kadar üstün bir Kitap olduğunu ve onu rehber
edinmenin büyük bir sorumluluk olduğunu şu örnekle bildirmiştir:
Şayet Biz bu Kuran'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık,
andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün.
İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr
Suresi, 21)
Kuran'da herşey açıklanmıştır
Allah Kuran'da doğrularla yanlışları,
haram ve helalleri çok açık bir şekilde belirtmiştir. Bu nedenle de
vicdanlarının sesini dinleyip, nefislerinin bencil arzularından uzak duran,
Allah'ın hükümlerini uygulamada kesin kararlı olan hidayet ehli kişiler için
doğruyu bulmak çok kolaydır. Kuran her yaştan, her eğitim seviyesinden insanın
rahatlıkla anlayabileceği, öğütlerini kavrayabileceği hikmet dolu bir kitaptır.
Kuran'ın içerdiği hükümler ve ayetlerde tavsiye edilen güzel ahlak son derece
açık, anlaşılır ve kolaydır. Allah'ın hidayet verdiği, samimi niyetli her insan
Kuran'ı rahatlıkla anlayabilir ve anladıklarını tüm tavırlarında ve
düşüncelerinde en güzel şekilde uygulayabilir. Allah Kuran'ın bu özelliğini Bakara
Suresi'nde, "...İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile
batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kuran..."
(Bakara Suresi, 185) ayetiyle bildirmektedir.
Ancak sadece Allah'tan korkup
sakınanlar, O'na gönülden teslim olanlar, ahiret hayatını dünya hayatına tercih
edenler Kuran'dan öğüt alıp düşünürler. Allah başka ayetlerde de şöyle
buyurmaktadır:
Biz sana bu Kuran'ı güçlük çekmen için indirmedik, içi
titreyerek korku duyanlara ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik). (Taha
Suresi, 2-3)
Bu konu aynı zamanda Kuran'ın önemli bir
sırrıdır. Kuran'ı anlamak için yüksek bir zekaya, engin bir kültüre ya da
yeteneğe değil, samimiyete sahip olmak gerekmektedir. Çünkü Allah samimi
kullarına doğruyu gösterir, onların kurtuluşa ermelerini sağlar. Kuran bütün
insanlara gönderilmiş bir kitaptır, ancak yalnızca Allah'tan korkan ve ahiret
gününe iman eden müminler için bir hidayet vesilesi olur. Bu konuyla ilgili
ayetlerden bazıları şöyledir:
Bunlar hikmetli Kitabın ayetleridir; muhsin olanlara bir
hidayet ve bir rahmettir. (Lokman Suresi, 2-3)
Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir
şifa ve mü'minler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus Suresi, 57)
Ayetlerde de bildirildiği gibi Kuran tüm
insanlık alemi için bir öğüt, sakınan ve muhsin olan Müslümanlar için de bir
hidayet rehberidir. Büyük İslam mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi de "Kuran-ı
Hakim şuurlu insanlara imamdır, cin ve insan topluluğuna mürşiddir (yol gösterendir),
ehl-i kemale (kamil insanlara)rehberdir, ehl-i hakikate (doğru yolda olanlara)
öğretmendir..."10 sözleriyle Kuran'ın salih kullar için bir
doğruluk rehberi olduğunu ifade eder. Allah tüm insanların karanlıklardan nura
çıkmaları için vicdanen cevabını aradıkları her konunun açıklamasını ve
çözümünü Kuran'da bildirmiştir. Nahl Suresi'nde Rabbimiz Kuran için şöyle
buyurmaktadır:
... Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir
hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)
Enam Suresi'nde ise bu gerçek, "...Biz
Kitap'ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine
toplanacaklardır." (Enam Suresi, 38) şeklinde bildirilmiştir. Kuran'da
herşey en mükemmel, en hikmetli ve en özlü şekilde açıklanmıştır. Bu, Allah'ın
kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir.
Allah ayrıca, Kuran vasıtasıyla bize
Kendisi'ni tanıtır; tüm kainatı yoktan var eden, alemlerden müstağni, tüm
eksikliklerden münezzeh, herşeyden haberdar olan gizlinin gizlisini gören,
işiten olduğunu bildirir.
Bunun yanı sıra Kuran'da, insanların
niçin ve nasıl yaratıldıkları, nasıl bir hayat sürerlerse Allah'ın rızasını
kazanabilecekleri, kıyamet günü, cennet, cehennem, ibadet şekilleri, güzel
ahlakın tarifi, beden ve ruh olarak sağlıklı olmanın yolları, zor anlarda ve
beklenmedik durumlarda alınması gereken önlemler, çeşitli insan karakterleri
detaylı olarak açıklanmıştır. Ayrıca bilimsel gerçeklere işaret eden ayetler,
günlük hayata ve toplumsal sorunların çözümlerine dair bilgiler ve daha pekçok
konu hakkında bilgiler verilmiştir. Yani Kuran'da bir insanın yaşamının her
anında gereksinim duyacağı temel bilgilerin tümü mevcuttur. Ayetlerde şu
şekilde bildirilir:
Böylece Biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik ve onda
korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya
da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur. (Taha Suresi, 113)
Andolsun, bu Kuran'da her örnekten insanlar için çeşitli
açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler.
(İsra Suresi, 89)
Andolsun, bu Kuran'da insanlar için Biz her örnekten çeşitli
açıklamalarda bulunduk... (Kehf Suresi, 54)
Kuran'da insana, Allah'ın hükümlerini
kayıtsız şartsız kabul etmesi, sadece Allah'ı dost ve vekil edinmesi, hayattaki
tek amacının Allah'ın rızası, rahmeti ve cenneti olması gerektiği bildirilir.
Kuran ayetlerinde bildirildiği gibi bir hayat süren insan için tek ölçü Kuran,
izlenecek tek yol da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in yoludur.
Allah Kendisi'ne kulluk edenlere din
olarak İslam'ı seçip beğenmiş, başvuracakları rehber olarak Kuran'ı indirmiş,
Peygamber Efendimiz (sav)'in hayatını da örnek kılmıştır. Tek doğru ve hak yol,
Allah'ın yoludur. Allah'ın Kuran'da bildirdiği yollar dışındaki tüm yollar
batıldır, yanlıştır. Ve yalnızca hurafelere, bidatlara (dine sonradan eklenmiş
hüküm ve inançlar) ve zanlara dayalıdır. Dolayısıyla insan ancak Kuran
ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini kendisine tek ölçü olarak
aldığı, Allah'ın buyruklarını titizlikle yerine getirdiği, her an O'nun
rızasını kazanacak salih amellerde bulunduğu ve kendisine Peygamber Efendimiz
(sav)'in ahlakını örnek aldığı takdirde Allah Katından güzel bir karşılık
umabilir.
Kuran'da bildirildiği gibi Allah'ın
sözleri "tastamamdır" ve ancak Kuran'ı ve Peygamberimiz (sav)'in
sünnetini kendisine rehber edinen bir insanın en doğru ve en gerçek bilgilere
ulaşması mümkündür. Allah'tan başka bir "hakem" olmadığı Kuran'da
şöyle haber verilmiştir:
Allah'tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size Kitabı
açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten
Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde, sakın
kuşkuya kapılanlardan olma. Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet
bakımından da tastamamdır. O'nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O,
işitendir, bilendir. (Enam Suresi, 114-115)
Kuran'ın edebi yönden üstünlüğü
Allah'ın bir mucizesidir
Allah bir ayette, Kuran hakkında şöyle
buyurur:
Andolsun Biz Kuran'ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık...
(Kamer Suresi, 22)
Bu kadar kolay anlaşılır bir üsluba
sahip olmasına rağmen, Rabbimiz'in büyük mucizelerinden biri olarak, hiçbir
yönden Kuran'ın taklidi mümkün olmamıştır. Apaçık delillere rağmen şüpheye
düşüp Peygamberimiz (sav)'e iftira atanlara Allah bunun karşılığında, "eğer
kendi dediklerinde doğru iseler, Peygamberimiz (sav)'e gelen ayetlerin bir
benzerini getirmelerini" buyurmuştur:
Yoksa: "Bunu kendisi yalan olarak uydurdu" mu
diyorlar? De ki: "Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten
doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın." (Yunus
Suresi, 38)
Bu kesinlikle mümkün olmasa da, iman
etmeyenler kendi düşük akıllarına göre bunu kolay görebilirlerdi. Zira
Arabistan'da şiir ve edebiyat çok gelişmişti. Halkın içinde şairler ve Arap
dilini çok iyi kullanan fasih (iyi söz söyleme kabiliyeti olan kimse) ve beliğ
(düzgün ve sanatlı olarak meramını anlatan) kişiler vardı. Bediüzzaman'ın da
anlattığı gibi, kabilenin edibi (güzel sanatlı söz söyleyen) kendilerince en
büyük milli kahraman gibi görülmekteydi. Edebiyat ve belagata (güzel söz)
verdikleri önemden dolayı "Muallakat-ı Seb'a" (Yedi Askı) adıyla,
yedi edibin yedi kasidesini altın harflerle yazıp Kabe'nin duvarına
asıyorlardı.11 Bir kısmı da Ukaz'daki panayır gibi büyük
topluluklarda insanlara hutbeler okurlardı. Bedevi denen köylüler dahi
şehirdeki şairler derecesinde şiirler söyler ve hutbeler verirlerdi. Vezinli
vezinsiz söyledikleri şiir ve hutbelerle insanları etki altına alabilirlerdi.12
İşte böyle fasahatın (bir dilin doğru
olarak, kolay ve düzgün söylenişi ve yazılışı, yabancı ve az kullanılan
kelimeler bulunmaması) ve belagatın (düşüncenin düzgün olarak süslü sözlerle
anlatılmasının) ileri olduğu bir zamanda Allah Kuran'ı, Peygamber Efendimiz (sav)'in
kalbine indirdi. Edebi yönü gelişmiş bu kişilerin Kuran'daki edebi mucizeyi
anlamaları -içlerinde kibir ve azametlerinden dolayı inkar etmekte direnenler
olsa da- elbette çok kısa sürede oldu.
Kuran, insanlara hidayet vesilesi olacak
tüm olayları kapsayan, onlara kendi nefislerini tanıtan, geçmiş ve geleceğe
dair hiçbir insan veya cinin bilemeyeceği bilgileri veren, içinde bildirilen
sayıların, tarihlerin hepsi doğru olan Yüce Allah'ın vahyidir. Ve eşi benzeri
olmayan edebi zenginliğe sahiptir. Kuran'ın mucizesi o kadar büyüktür ki,
Allah, Peygamberimiz (sav)'e Kuran'ı dinlemeyenlere ve büyüklenenlere şöyle
söylemesini emretmiştir:
De ki: "Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu
Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına
destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler."
Andolsun, bu Kur'an'da her örnekten insanlar için çeşitli
açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler.
(İsra Suresi, 88-89)
Yoksa: "Onu kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki:
"Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sure getirin ve
eğer doğru sözlüyseniz, Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın."
Eğer buna rağmen size cevab vermezlerse, artık biliniz ki, o, gerçekten Allah'ın
ilmiyle indirilmiştir ve O'ndan başka İlah yoktur. Öyleyse artık, siz Müslüman
mısınız? (Hud Suresi, 13-14)
Yoksa: "Bunu kendisi yalan olarak uydurdu" mu
diyorlar? De ki: "Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten
doğru sözlüyseniz Allah'tan başka çağırabildiklerinizi çağırın." Hayır,
onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi
yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl
bir sonuca uğradıklarına bir bak. (Yunus Suresi, 38-39)
İman etmeyenler Kuran'ın mükemmelliği
karşısında her zaman aciz ve çaresiz kalmaya mahkumdurlar. Hiçbir insan
Kuran'ın bir benzerini asla getirememiştir ve kıyamete kadar da bunun olması
mümkün değildir. Peygamberimiz (sav)'i kendilerince haksız çıkarmak ve Kuran'ın
tebliğini durdurabilmek için başvurdukları tüm hile ve tuzaklar, Rabbimiz'in
bir nimeti olarak başarısızlıkla neticelenmiştir.
Peygamber Efendimiz (sav) Arapların
edebi yönden, dili en güzel ve süslü şekilde kullanan en güçlü hatiplerine, en
ünlü şairlerine, en iyi konuşanlarına karşı Kuran-ı Kerim'le en hikmetli
cevapları vermiştir. Hem de tek başına pek çok edibe karşı Rabbimiz'in
rahmetiyle üstün gelmiştir. Hiç şüphesiz bu, Rabbimiz'in Kuran-ı Kerim'de
tecelli ettirdiği eşsiz edebi güzellikten, hikmetten, etkileyiciliktendir ve
Yüce Allah'ın müminlere yardımıdır. Peygamberimiz (sav)'in onlara okuduğu Kuran
ayetleri karşısında Mekkeli müşrikler büyük hayranlık yaşamışlar, ancak
içlerinden bazıları vicdanları kabul ettiği halde gururları nedeniyle inkar etmişlerdir.
Bakara Suresi'nin 23. ve 24. ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır:
Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur'an)'dan şüphedeyseniz, bu
durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz,
Allah'tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı)
çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda
kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının.
(Bakara Suresi, 23-24)
Büyük alim Bediüzzaman ise bu ayetleri
şu şekilde tefsir etmektedir:
... o belagat ve fasahatın (güzel söz söyleme sanatının)
imamları olan Arap edipleri bir kelime ile dahi karşılık veremediler. Halbuki
kibir ve azametleri, enaniyet ve gururları gereği, gece gündüz çalışıp Kuran'a
bir nazire yapmalı (karşılık vermeli) idiler ki, aleme karşı rezil olmasınlar.
Kuran'ın bir benzerini yapmaktan aciz kaldıklarından, susmaya mecbur oldular.
Kolay yolu bırakıp zor ve tehlikeli yolu tercih ettiler. Eğer muaraza (sözle
mücadele) mümkün olsaydı, bir iki satırla muaraza edip, Kuran'ın davasını iptal
etmek gibi rahat bir çare varken, en müşkilatlı (zorlu) ve en tehlikeli savaş
yolunu tercih ederler miydi? Demek Cahız'ın ifadesiyle harf ile muaraza mümkün
olmadığı için kılıçla muarazaya mecbur oldular ve kılıca sarıldılar. Diğer
insaflı kısım ise Kuran'ın karşısında hürmetle eğilerek imana geldi. Belagatla
uğraşan bu insaflı edipler diz çöküp hayret içinde Kuran'ı dinlediler. Şair ve
hatipler Kuran'a hayran olup altın ile yazılıp Kabe'nin duvarlarına asılan
şiirlerini indirdiler. Kuran, gaipten (bilinmezlikten) haber veren kahinleri ve
sihirbazları da susturdu. Onların gayba ait haberlerini onlara unutturdu,
cinlerini kovdu, kahinliğe söz verdi. Geçmiş kavim ve ümmetlerin haberlerine
vakıf olanları hurafelerden ve yalanlardan kurtarıp, onlara gerçek haber ve
hadiseleri ve dünyaya ait bilgileri öğretti. Bu dört tabaka Kuran'a karşı
hayret ve hürmetle diz çökerek ona talebe oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir
tek sureyle muarazaya kalkışamadı.13
Kendi içlerinden olan, yıllarca beraber
yaşadıkları Peygamberimiz (sav)'e olağanüstü bir kitabın indirilmesi, kibirli
inkarcıları şaşkına düşürüp ardından haksız nefret duygularına sebep olmuştur.
Bu yüzden zalimce ve akılsızca Peygamber Efendimiz (sav)'e kendilerince maddi
manevi zarar vermek için mücadeleye giriştiler. Peygamberimiz (sav)'in tüm
hayatına, güzel ahlakına şahit oldukları halde aleyhinde birleştiler. Allah
Kuran'da onların bu zalimliklerini şöyle haber vermiştir:
İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler
dedi ki: "Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür." (Sad Suresi, 4)
İçlerinden bir adama: "İnsanları uyar ve iman edenlere,
muhakkak kendileri için Rableri Katında ‘gerçek bir makam' olduğunu müjde
ver" diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler:
"Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür" dediler. (Yunus Suresi, 2)
Peygamberimiz (sav) gibi mübarek, Allah
Katında seçkin ve güzel ahlaklı bir insana çeşitli iftiralar atanlar, gerçekte
onun üstün ahlakına bizzat şahittiler. Hz. Muhammed (sav)'in, verdiği sözlere
sadakati, vefası, adaleti, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, düşküne ve yetime
iyilik etmesi, yardımseverliği, ilgisi hep gözlerinin önünde gerçekleşmişti.
Kişiliğindeki üstün yönleri ve ahlaki güzellikleri kavminin dikkatini her zaman
çekmiş, herkesin en güvendiği, en sevdiği ve en saydığı insan olmuştur. İmam
Gazali, Peygamber Efendimiz (sav)'i görenlerin onun asil ve üstün ahlakına,
derin imanına nasıl şahit olduklarını şöyle anlatmıştır:
Bil ki Resullulah (sav)'in durumunu gören, onun ahlakını,
fiillerini ve hallerini belirten haberlere kulak veren, adetlerinin,
seciyesini, bütün halka karşı güttüğü doğru siyasetini, insanların zaptına
yararlı olan hidayetini, halk sınıflarını bir araya getirmesini ve nihayet
hepsini birden kendi itaatine ram etmesini (teslim olmak, itaat etmek) dinleyen
bir kimse, evet bunlarla beraber suallerin darlıklarına rağmen vermiş olduğu
şaşırtıcı cevaplara, halkın maslahatında kullanmış olduğu tedbir ve metodlara,
fakih (derin ve ince anlayış) ve akıllıların uzun yaşamalarına rağmen
başlangıcının inceliklerinden aciz kaldıkları, İlahi nizamı zahiri tefsirindeki
(Allah'ın düzeninde, dıştan görünen anlamlarını anlatan) güzel işaretlerini
hikaye eden ibarelere (delillere) bakan bir kimsenin, şek (şüphe, zan) ve şüphesi
kalmaz ki, bütün bunlar beşeri kuvvetin gücüyle meydana gelmiş şeyler değildir.
Belki bunlar ancak İlahi bir kuvvet ve semavi bir desteğin (Allah'tan gelen
desteğin) yardımıyla tasavvur edilecek hususlardır.
Çölde yaşayan ve onu tanımayan
Araplar dahi, onun sadece yüzündeki nura bakarak onun şerefli ahlakına, onun
doğruluğuna şahitlik ederdi. Madem ki onu tanımayan ve onunla ihtilat etmeyen
(karışmayan, görüşmeyen) bir kimse sadece onun dış görünüşüne bakarak bu biçim
bir şahitlikte bulunuyor, acaba kendisini ve mübarek ahlakını gören, çıkış ve
varışlarında onun bütün durumlarını izleyen bir kimsenin ona karşı hali nasıl
olabilir?14
Peygamberimiz (sav)'in güzel ahlakı
hiçbir insanın inkar edemeyeceği, görmezlikten gelemeyeceği kadar üstündür.
Kuran'da bildirilen, Allah'ın beğendiği ahlaka tam olarak sahiptir. Tüm
alemlere örnek ve rehberdir. İslami kaynaklara göre, Peygamber Efendimiz
(sav)'e kendince diliyle eza etmeye kalkışan kişilerden olan Nadr b. el-Haris
daha sonra müşriklerin ileri gelenlerini bir gün toplamış, Allah'ın bu mübarek
elçisini onlara şöyle anlatmıştır:
Ey Kureyş topluluğu, yemin ederim ki bugüne kadar başınıza
gelmeyen bir işle karşılaştınız. Muhammed (sav), aranızda küçük bir çocukken
dahi en çok sevdiğiniz, en doğru konuşanınız ve emanete en çok riayet
edeninizdi. Saçlarına ak düşüp de (Allah'ın) Kitabı'nı getirdiğinde kalkıp
sihirbaz dediniz. Yemin ederim ki o sihirbaz değildir. Biz çok sihirbazlar gördük.
Onların düğümlere nasıl üflediğini de gördük. Sonra kahin dediniz. Yemin ederim
ki kahin de değildir. Nice kahinler gördük, durumlarına vakıf olup
konuşmalarını dinledik. Onun için şair dediniz. Yemin ederim ki şair de
değildi. Nice şiirler ezberledik, şiirin hezecini (aruz vezninde bir ölçü),
recezini (aruz vezninde bir bölüm) hülasa (özetle) her türlüsünü de gördük.
Mecnun dediniz. Yemin ederim ki o mecnun da değildir. Onda hiç baygınlık,
saçmalama ve cinnet alameti var mı? Ey Kureyş topluluğu, bunu iyi düşünün ve
öyle karar verin..."15
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)
Rabbimiz Katında şerefli ve büyük makamı olan, mübarek bir insandır. Allah'ın
alemlere üstün kılarak, kendisine itaat edilmesi için gönderdiği Peygamber
Efendimiz (sav) insanların en güveniliri, dürüstlük örneği olup pek üstün bir
ahlakın sahibidir. O, Allah'ın, takvası, üstün ahlakı, güzel huyuyla bütün
insanlara örnek gösterdiği kutlu elçisidir. İnsanların mürşididir (ıslah edip
yol gösteren). Yaşamı boyunca şefkatiyle, nezaketiyle, ince düşünceli,
anlayışlı, tevekküllü, kararlı ve sabırlı tutumuyla tüm Müslümanlara yol
göstermiştir. Peygamberimiz (sav) kendisinden sonraki bütün Müslüman alemine
örnek olmuş çok hayırlı bir insandır.
Hz. Ali'nin torunlarından İbrahim b.
Muhammed Peygamberimiz (sav)'i anlatırken şöyle rivayet etmiştir:
Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (sav)'i anlatırken Onu
şöyle tavsif (vasıflandırırdı) ederdi:
… O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en
mülayim ahlaklısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler,
O'nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını
bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O'nu herşeyden çok severlerdi. O'nun
üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; Ben, gerek ondan
önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim, demek suretiyle, O'nu
tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah'ın salat
(Peygamberimiz (sav)'e yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz) ve selamı O'nun
üzerine olsun.16
Peygamberimiz (sav) yaşadığı toplum
içinde el-emin (güvenilir) diye ünlenmiş, dürüstlüğü ve güvenilirliği
üzerinde herkes ittifak etmiştir. Zaten Peygamber Efendimiz (sav)'in yüzü, her
görenin dürüstlüğüne kesin kanaat getireceği gibi nurlu ve asildi. Vicdanının
sesini dinleyerek, onunla konuşan, onun sohbetine katılan kim olursa olsun
ondaki olağanüstülüğü anlamış, Peygamberliğine dair pek çok açık delil
görmüştür. Aklı ve feraseti, sahip olduğu yüksek karakteri, kavmindeki
müşriklerin bile aralarındaki anlaşmazlıklarını çözmesi için kendisine
başvurmalarına sebep olmuştur.
Sahabelerin sürekli şahit oldukları
Peygamberimiz (sav)'in sahip olduğu üstün ahlak ve meziyetleri hakkında İbn-i
Sad, İbn-i Asakir Davud b. Husayn'dan şu bilgileri nakletmiştir:
Allah Resulü, halkı arasında dürüstlük bakımından en üstünü,
ahlak yönünden en güzeli, sosyallik yönünden en mükemmeli, komşuluk bakımından
en cömerdi, yumuşaklık ve emanet bakımından en ilerisi, sözce en doğrusu, hayaya
ve terbiyeye en çok önem veren olarak büyümüştür. Herkesle gayet iyi
geçinmiştir. Bu sebeple O'na "el-Emin=Son derece doğru ve güvenilir"
demişlerdir.17
İbn-i Sad, Rabi b. Hasyem'den de şöyle
nakletmiştir:
İslam'dan önce cahiliye devrinde herkes –anlaşmazlıklarını
çözmesi için- Allah Resulü'ne başvururdu.18
Yakub b. Süfyan ve
Beyhaki, İbn-i Şihab'dan şunu naklettiler:
Kureyşliler Kabe'yi yeniden inşa ettikleri zaman, Hacer-i
Esved'i yerine koymak hususunda ihtilafa düştüler. Her kabile kendisi koymak
istedi. Sonra şöyle dediler: Şu yoldan ilk kim gelirse, onu aramızda hakem
tayin edelim. İlk gelen, o zaman henüz delikanlı olan Hz. Muhammed (sav) oldu.
(Güvenilir siyer (Peygamberimiz (sav)'in ahlakı ve hayatını anlatan eserler)
kaynaklarına göre yaşı otuz beş idi.) O'nu hakem yaptılar. O da "Bir yaygı
getirin" dedi. Yaygı getirildi. "Şimdi taşı hep beraber ona
koyun" dedi. Taş yaygıya konunca, "Haydi her kabilenin büyüğü gelsin
ve yaygının bir ucundan tutsun" dedi. Bunun üzerine her kabileden biri
gelip yaygının birer ucundan tuttu. Taşı bu şekilde yerine götürdüler. O da
üste çıkıp onlardan aldığı taşı yerine yerleştirdi. Büyüdükçe herkesin saygı ve
sevgisini çekti. Doğruluğu ile ün yaptığı için de kendisine "el-Emin=son
derece güvenilir kişi" adını koydular. Bunlar, henüz kendisine vahiy
gelmeden önceydi."19
Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca
insanlara hidayet rehberi olmuş, sahabeleri eğitmiş, müşriklerle de sürekli
konuşarak onları doğru yola yöneltmek için mücadele etmiştir. Peygamberimiz
(sav)'in eğitimi sonucunda çöl ortamında yaşayan, cahiliye ahlakına sahip
insanlar, imanın nuruyla pırıl pırıl, güzel ahlaklı insanlar haline
gelmişlerdir. Bu büyük bir mucizedir. Peygamberimiz (sav)'in üstün ahlakının
yanı sıra hayatında da bu şekilde pek çok mucizevi özellik tecelli etmiştir. Bu
mucizelere gerek sahabeler gerekse iman etmeyenlerden pek çok kimse bizzat
şahit olmuşlardır. Peygamberimiz (sav)'in her biri bir diğerinden önemli olan
mucizeleri vicdan sahibi tüm insanlar için hak delil niteliğindedir, iman ve
hidayet vesilesidir.
23 sene fiili olarak mücadele içinde
olmasına, zorlu savaşlara girmesine, karşısında küfrün en azgın ve öfkeli
insanları bulunmasına ve her zaman en ön saflarda mücadele etmesine rağmen
kendisine hiçbir şey olmaması ve öldürülememesi de Peygamberimiz (sav)'in
mucizelerindendir. Çok yiğit bir insan olan Peygamberimiz (sav)'in olağanüstü
kararlılığı da onunla beraber olan her Müslümanın şevkini artırmıştır.
Düşmanlarının kalplerine Allah'ın korku salması ve her koşulda onu iman etmeyenlere
karşı galip getirmesi de Peygamberimiz (sav)'in mucizelerindendir. Allah
savaşlarda melekleriyle ve görünmez ordularla kendisine yardım etmiş, böylece
Hz. Muhammed (sav) kendi ordusundan sayıca çok daha güçlü olan düşman
ordularını darmadağın etmiştir. Ayetlerde bu mucizevi durum şöyle haber
verilir:
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden
üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım
ulaştıracaktır. Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz
bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer' (nusret) ancak üstün ve
güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır. (Al-i İmran Suresi,
125-126)
Peygamberimiz (sav) en mükemmel şekilde
İslam dinini tebliğ etmiş ve bunda çok kararlı davranmıştır; kendisine büyük
eziyetler yapılmasına, din ahlakını anlatmaktan vazgeçmesi karşılığında
kendisine çok fazla imkan sunulmuş olmasına rağmen teklif edilen herşeyi reddetmiştir.
Allah'ın rızasını, İslam'ın ve Müslümanların menfaatini daima kararlılıkla
üstün tutmuştur. En zorlu gibi gözüken durumlarda da Allah'ın yardımına
kavuşacağını kuvvetle umut etmiş, Allah'ın, kendisini ve müminleri her zaman
galip getireceğine inanmıştır. Nitekim her zaman Allah'ın koruması altında
olmuş, iman etmeyenlerin azgınlıklarına ve saldırganlıklarına rağmen hiçbir
zarara uğramadan yaşamıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in faziletlerini
Allah, Kuran'da insanlara şöyle bildirmiştir:
Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve
şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 3-4)
Şüphesiz o (Kur'an), üstün onur sahibi bir elçinin gerçekten
(Allah'tan getirdiği) sözüdür; (Bu elçi,) Bir güç sahibidir, arşın sahibi
Katında şereflidir. Ona itaat edilir, sonra güvenilirdir. Sizin sahibiniz bir
deli değildir. Andolsun o (peygamber), onu apaçık bir ufukta görmüştür. O, gayb
(haberlerin)e karşı (söylediklerinden dolayı) suçlanamaz. (Tekvir Suresi,
19-24)
Büyük İslam alimi İmam Gazali, Peygamber
Efendimiz (sav)'in yüksek ahlakını, Tirmizi, Taberani, Buhari, Müslim, İmam
Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace gibi büyük hadis alimlerinden derlediği bilgilerle
şöyle anlatmıştır:
Resulullah insanların en mülayim ahlaklısı, en yiğidi, en
adili ve en namuslusu idi. O, insanların en cömerti idi. Allah'ın kendisine
verdiklerinden hurma, arpa ne olursa olsun yalnız senelik yiyeceğini ayırırdı,
geri kalanını Allah yolunda harcardı. Kendisinde bulunan bir şey istendiğinde
verirdi.
O haya olarak da insanların en mükemmeliydi. Rabbi için
kızar, şahsı için öfkelenmezdi. Kendisi veya sahabeleri zarar görse bile hakkı
uygulardı.
Allah Resulü insanların en alçak gönüllüsü, en beliğ (Açk, düzgün, güzel, sanatl söz söyleyen) konuşanı, en güler yüzlüsüydü. Dünya
işlerinden hiçbir şey kendisini endişeye düşürmezdi.
Medine'nin öbür ucundaki hastaları ziyarete gider, güzel
kokudan hoşlanırdı. Fakirlerle oturur, yoksullarla yerdi. Herkese nezaketle
davranırdı, kendisine özür beyan edenin özrünü kabul ederdi. Latife yapar idi,
ama hakkı söylerdi.
Mübah oyunları gördüğünde men etmezdi, hanımlarıyla yarış
yapardı. Zavallıları yoksulluklarından dolayı horlamaz, zengine de varlığından
dolayı saygı göstermezdi, onu da bunu da Allah'a eşit olarak çağırırdı. Allah
Teala üstün huyu ve mükemmel siyaseti onda birleştirmişti...
Allah Teala ahlakın bütün güzelliklerini, iyi yolları,
öncekilerin ve sonrakilerin başlarından geçmiş ve geçecek hadiselerin
haberlerini, ahirette kurtuluşa ve saadete erdirecek hususları, dünyada gıpta
edilip peşinden gidilecek ve gidilmeyecek herşeyi ona öğretmişti.
Allah Teala, onun buyruklarına itaat ve hareketlerinde
kendisinin izinden gitmeye bizleri muvaffak kılsın."20
Peygamber Efendimiz (sav)'in
ümmi oluşundaki mucizeler
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Tevrat
ve İncil'de de geleceği bildirilen ümmi peygamberdir. Allah Peygamberimiz
(sav)'e Kuran'ı vahyettiğinde kendisinin okuma yazması yoktu, yani ümmi idi.
Hz. Muhammed (sav)'in bu özelliği kendisinin peygamberliğinin en önemli
delillerinden biridir.
İman etmeyenler, Peygamber Efendimiz
(sav)'in ümmiliğini bildikleri halde ona indirilen Kuran'ı kabul etmemişler ve
hak kitabı kendisinin yazdığı iftirasını atmışlardır. Oysa iman etmeyenler,
Peygamberimiz (sav)'i kendisine elçilik görevi verilmeden önce de tanımakta ve
böyle bir ilme sahip olmadığını zaten çok iyi bilmekteydiler. Nitekim, Allah "Böylece
sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun.
Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete
erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun."
(Şura Suresi, 52) ayetiyle bu gerçeği haber vermiştir. Bir başka ayette de
şöyle buyurulur:
...Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana
bilmediklerini öğretti. Allah'ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi,
113)
Peygamber Efendimiz (sav) Kuran
ayetlerini "Allah'tan aldığı vahiyle" insanlara bildirmiştir.
Yaptığı tebliğlerde hep bu gerçeği dile getirmiş ve onlara kendisinin
peygamberlikten önceki hayatına yıllarca şahitlik ettiklerini hatırlatmıştır:
De ki: "Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu
size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de
akıl erdirmeyecek misiniz?" (Yunus Suresi, 16)
Peygamberimiz ümmi olmasına rağmen en
mükemmel şekilde dini tebliğ etmiş, Tevrat ve İncil'in de ilmine vakıf
olmuştur. Yüce Allah'ın Kuran'ı vahyetmesiyle diğer kutsal kitaplardan ve
geçmiş toplumların durumlarından da bilgiler vermiştir.
Peygamberimiz (sav)'in hayatı boyunca
daha pek çok harika olay tecelli etmiştir. İmam Gazali onun ümmi oluşundaki
mucizevi delilleri şöyle anlatmıştır:
Cenab-ı Hak, o, mekteb ve medrese görmediği, ilimle mümarese
(Alşma, alşklk,
yatkınlık) ve teması olmadığı, kitab mütalea etmediği, ilim için hiçbir
yolculuğa çıkmadığı, yetim, zaif sayıldığı ve cahil Arapların arasında
bulunduğu halde Cenab-ı Hak bütün bunları kendisine ihsan etmiştir. Acaba
durumu bu iken onun için ahlakların en güzelleri, edeblerin en yüceleri, mesela
(eğer peygamber olmasa…) sadece fıkıh ilminin maslahatlarının marifeti ((islam
hukukunun bilgisi) nereden ona verildi? Evet, -diğer ilimler hariç- sadece
fıkıh ilminin yararlılıklarının bilinmesi medresesiz ve mektebsiz, ilim ve ilim
erbabıyla (ehli ile) temas etmeksizin elde edilemez. Eğer ilahi bir takviye
olmasa nereden geliyor?
Üstelik Allah'ın marifeti, Allah'ın meleklerinin marifeti,
kitablarının marifeti ve peygamberliğin diğer özellikleri, eğer açık vahiy
olmazsa, nereden ona bildirilmiş ve öğretilmiş olabilir? Beşer (insan) kudreti
nereden başlı başına bunları elde edebilir? Eğer Hazreti Muhammed (sav)'in bu
zahiri emirlerden başka hiçbir mucizesinin olmadığı farzedilse bile, bu
emirlerin onun peygamberliğine delalet (işaret) etmeleri yeter de artar bile…
Hazreti Muhammed'in alamet ve mucizelerinden öyleleri meydana gelmiştir ki,
hiçbir ehl-i ilim, o meydana gelen mucizenin mucizeliğinde şek (şüphe, zan) ve
şüphe etmez.21
Peygamberimiz (sav)'in ümmi oluşu onun
peygamberliğinin en büyük delillerindendir. Kitap Ehlinin kesin olarak bildiği
gibi Tevrat ve İncil'de geleceği vaat edilen elçinin okuma yazması yoktu. Ancak
iman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)'in Kuran'ı kendisinin yazdığı yalanını
ortaya atıyorlardı. Oysa asıl yalan söyleyenin iman etmeyenler ve müşrikler
olduğu açıktır. Doğru söylemeyen bir insanın sözlerinde muhakkak bir çelişki
olacaktır. Birbirini tutmayan tarihler, anlatım şekilleri elbette
konuşmalarında ortaya çıkacaktır. Peygamberimiz (sav) ise yaşadığı toplumun en
dürüstü, en itidallisi, en güzel konuşanı, en hikmetli söze sahip olanı, en
bilgili ve en görgülü insanıdır. Aklı ve ferasetiyle her insanın hayranlığını
ve güvenini kazanacak kadar üstün bir insandır.
Peygamber Efendimiz (sav) Tevrat ve
İncil'i okumadığı halde bu kitaplardaki hükümleri, anlatılanları bilmekteydi.
Geçmiş toplulukların tarihine de vakıftı. Elbette bu, Allah'ın vahyi dışında
asla mümkün olamayacak bir durumdu. Onu tanıyanların hepsi bunu biliyorlardı.
Peygamberimiz (sav) daha önce herhangi bir okulda bir eğitim görmediği halde,
sahip olduğu ilim ve anlattıkları bu mübarek insanın mucizevi yönlerinden
sadece bir tanesidir. Allah Ankebut Suresi'nde şöyle buyurmaktadır:
Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de
yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı. (Ankebut
Suresi, 48)
Ünlü tefsir ve İslam alimi Celaleyn bu
ayeti şöyle tefsir etmektedir:
Sen bundan, yani Kuran'dan önce kitap okur değildin. Onu
elinle de yazmadın öyle olsaydı, yani okur-yazar olsaydın, batılı savunanlar,
hakkında şüpheye kapılırlardı, şüphe ederlerdi. Ve, "Tevrat'ta bize
anlatılan Peygamber ümmi olup okuması ve yazması yoktur" derlerdi.22
Ancak herşey bu kadar açıkken iman
etmeyenler, Peygamberimiz (sav)'e saldırmak için ona türlü iftiralarda
bulunmuşlardır. Peygamberimiz (sav)'in kendileri gibi bir beşer olmasını öne
sürmüş, onu kendilerince doğru söylememekle suçlamışlardır:
Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice
fısıldaştılar: "Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz
göre göre büyüye mi geleceksiniz?" Dedi ki: "Benim Rabbim, gökte ve
yerde söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir." "Hayır"
dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır
o bir şairdir... (Enbiya Suresi, 3-5)
Peygamberimiz (sav) Allah'tan yardım
isteyen, O'ndan hidayet talep eden, O'na istiğfar eden, O'nun emrini yerine
getiren bir kişidir. Nitekim kendisi de bu gerçeği yaptığı tebliğlerde açıkça
dile getirmiştir. Allah Kuran'da şöyle bildirir:
Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda,
Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: "Bundan başka bir Kur'an getir
veya onu değiştir." De ki: "Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi
olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana
vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün
azabından korkarım." (Yunus Suresi, 15)
Siret Ansiklopedisi'nde Allah'ın Hz. Muhammed (sav)'e verdiği büyük ilmin onun elçiliğine nasıl
delil olduğu şöyle anlatılmaktadır:
Hz. Muhammed (sav) bir ümmi idi; okuması, yazması yoktu.
Aralarında doğup büyüdüğü aile fertleri, yakınları ve Mekke'liler, bütün hayatı
boyunca ne bir kitaba el sürdüğünü, ne de elinin kalem tuttuğunu görmüşlerdi.
Durum böyle iken kendisine vahyolunan ilim deryası Kur'an, başlı başına bir
mucizedir. Zira bu kitapta geçmişteki bütün semavi kitapların ana konuları,
geçmiş peygamberin kıssaları, dinler ve bunların getirdiği inançlar, eski
tarih, medeniyet ve kültür ile iktisat, siyaset ve ahlak konusundaki bilgi
hazineleri vardı. Halbuki, Hz. Muhammed (sav) bunlardan tamamıyla habersizdi.
Kendisinin, ümmi olmasına rağmen böyle bir Kitap'la iman etmeyenlerin karşısına
çıkması zaten peygamberliğinin en büyük deliliydi...23
Yahudi alimlerin Peygamberimiz (sav)'i
tanımaları
Kuran'da Kitap Ehli olarak bildirilen
Yahudi ve Hıristiyanlar, bazı tahrif edilmiş inanış ve uygulamalara sahip
olmakla beraber, Allah Katından indirilmiş hak dine uyan kimselerdir. Allah,
Kuran-ı Kerim'in diğer İlahi kitapları doğrulayıcı son hak kitap olarak
indirildiğini bildirmiştir:
Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime
(Kur'an'a) iman edin; onu inkar edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az
bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun. (Bakara Suresi,
41)
Kuran'ın diğer ayetlerinde ise,
İsrailoğulları'ndan birtakım bilgin kimselerin Kuran'ı bildikleri haber
verilmiştir:
Ve hiç şüphesiz, o (Kur'an), geçmişlerin kitaplarında da
vardır. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir delil (ayet)
değil mi? (Şuara Suresi, 196-197)
Ünlü tefsir alimlerinden İmam Said
Havva, el-Esas fi't-Tefsiri'nde Şuara Suresi'nin bu ayetlerini şöyle
tefsir etmektedir:
"Şüphesiz ki o" Kur'an-ı Kerim, "daha
öncekilerin kitaplarında da vardır." Yani önceki kitaplarda kendisinden
söz edilmekte, veya onun ihtiva ettiği (içerdiği) manalar, önceki ümmetlerin
peygamberlerinden nakledegeldikleri ve Yüce Allah'ın asıl şeklini indirdiği
kitaplarında da bulunmaktadır. Semavi kitaplarda görüldüğü gibi.
... İsrailoğulları'nın insaflı ve adil alimleri, bu Kur'an-ı
Kerim'in muhtevası içerisinde Tevrat'ın, Zebur'un ve İncil'in yer aldığını,
onda bulunan her hususun Allah'tan gelmiş bir hak olduğunu, önceki kitapların
müjdelediği kitabın ve son peygamberin bu olduğunu bilirler."24
Tevrat'ta geleceği bildirilen ümmi
peygamberin özelliklerini bilen Yahudi alimler ve onların yanı sıra
Hıristiyanlar -her ne kadar içlerinde bu açık gerçeği kabul etmemekte
direnenler olsa da-, Hz. Muhammed (sav)'i hemen tanımışlardır. Kuran'da da
Kitap Ehlinin Peygamberimiz (sav)'i çocuklarını tanır gibi tanıyacakları,
içlerinden bazılarının buna rağmen inkar edecekleri ve ona inanmayanların
hüsrana uğrayacakları bildirilmektedir:
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi),
çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri
halde gerçeği gizlerler. (Bakara Suresi 146)
Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır
gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar; işte onlar inanmayanlardır.
(Enam Suresi, 20)
Allah Bakara Suresi'nde
İsrailloğulları'nı uyarmış, onlara Kuran'a iman etmelerini, hak olanı
bildikleri halde bu gerçeği gizlememelerini emretmiştir:
Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve
ahdime bağlı kalın, ki Ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca Benden
korkun.
Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime
(Kur'an'a) iman edin; onu inkar edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az
bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun.
Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz
(gerçeği) biliyorsunuz. (Bakara Suresi, 40-42)
İsrailoğulları'na verilen nimetlerden ve
onların Allah'a verdikleri ahidlerden, ümmi olan Peygamberimiz (sav)'in
haberinin olması hiç şüphesiz Rabbimiz'in kendisine bunları bildirmesiyle
mümkündür. Hz. Muhammed (sav) bu ayetleri onlara okuduğunda Yahudi ilim
sahipleri de Peygamber Efendimiz (sav)'in geleceği beklenen kutlu elçi olduğunu
görmüşlerdir. Peygamberimiz (sav)'in Allah'ın elçisi olduğuna ve doğruyu
söylediğine Kitap Ehli de şahit olmuştur. O her özelliğiyle, yaşantısıyla ve
ahlakıyla Allah'ın Tevrat ve İncil'de de geleceğini haber verdiği kutlu
elçisidir. Kuran-ı Kerim'in bir ayetinde şöyle buyrulmaktadır:
Onlar ki, yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de (geleceği)
yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o,
onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri
helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki
zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve
onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.
(Araf Suresi, 157)
Bu ayeti ünlü İslam alimi Ömer Nasuhi
Bilmen şöyle tefsir etmektedir:
Bu ayeti kerime, dünyada ve ahirette de güzelliklere,
sevaplara nail olacak kimselerin en güzide vasıflara haiz (sahip) olan Hatem-ul
Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu) Hazretlerine tabi olan zatlardan ibaret
olduğunu şöylece bildirmektedir: (O kimseler ki,) Kendisine vahy-i İlahi ile
kitab verilmiş olan (Resul'e, nebiyyi-ummi (ümmi olan nebi) olana) hiçbir
kimseden birşey okuyup yazmamış olduğu halde mahza (yalnızca) ilham-ı İlahi ile
kendisine evvelin ve ahirin ilimleri münkeşif (meydana çıkma, açılma) bulunan
Hz. Muhammed Aleyhisselam'a (tabi olurlar) onun ümmetinden olmak şerefini
kazanırlar. (O nebi ki) O Peygamber-i Alişan ki, (şan ve şerefi yüksek olan)
-onu yanlarındaki Tevrat'ta ve İncil'de- ismiyle, evsafı (vasıflarıyla) ile
yazılmış bulurlar. bir vecihle (suretle) ki, onun o kitaplarda ismi ve evsafı
yazılmış zattan ibaret olduğunda bir şüphe bulunamaz. Zaten o kitaplarda böyle
yazılı olmasaydı Hazreti Muhammed Aleyhisselam bunu iddia ederek kendisinin
tekzib edilmesine sebebiyet verir miydi? O öyle bir Peygamber-i Alişan'dır ki
(Onlara) o imana davet ettiği kavimlere, bütün beşeriyete (maruf ile emreder)
Allah Teala'nın emirlerine tazim edilmesini (hürmet edilmesini), güzel itikat
ve ahlak ile ittisafı (özellik kazanma), mahlukata (varlıklara) şefkat
gösterilmesini emir ve tavsiyede bulunur. (Ve onları münkerden nehy eyler)…25
Görüldüğü gibi, Peygamberimiz (sav)'in
geleceğinin ve özelliklerinin Kitap Ehlinin kitaplarında bildirilmiş olması da
alemlere üstün kılınmış bu mübarek zatın mucizelerinden bir diğeridir.
Gördüklerini vicdanlarıyla değerlendiren sağduyulu, iman sahibi Kitap Ehli de
bu apaçık gerçeği teyid etmişlerdir.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in hayatında çok büyük
mucizeler vardır. Kitabın önceki bölümlerinde de üzerinde durduğumuz gibi
Kuran, bu mucizelerin en büyüğüdür. Peygamberimiz (sav)'in üstün ahlakı,
tavırları ve sünneti de birer mucizedir. Onun insanlara bir hidayet rehberi
olarak tebliğ ettiği Kuran ayetleri, medeniyetten uzak bedevileri en yüksek
medeniyet seviyesine ulaştırmıştır. Bu da Allah'ın mucizelerindendir.
Peygamberimiz (sav) İslam ahlakını en hikmetli şekilde tebliğ ederek,
çocuklarını diri diri gömen bir kavmin, Allah'ın izniyle, herkese karşı
merhametli ve şefkatli insanlar haline dönüşmesine; elleriyle yaptıkları
putlara ibadet eden bir topluluğun tevhid inancına kavuşmasına vesile olmuştur.
Kutlu Peygamberimiz (sav)'in Kuran
ayetlerinde ve hadis-i şeriflerde haber verilen birçok mucizeleri vardır. Bu
harikulade olaylardan bazıları şunlardır:
Miraç Mucizesi
Arapçada "yukarı çıkmak,
yükselmek" anlamına gelen Miraç, Peygamberimiz (sav)'in büyük mucizelerinden
biridir. Kuran-ı Kerim'in İsra ve Necm Surelerinde Peygamber Efendimiz (sav)'in
mucizevi şekilde Mescid-i Aksa'ya yaptığı gece yolculuğu ve *Sidretü'l-Münteha'ya
yükselişi bildirilmektedir.
İsra kelimesinin
Arapça sözlük anlamı, "gece yolculuğu ya da gece yürüyüşü" dür. İsra
Suresi'nin ilk ayetinde Yüce Allah, Sevgili Efendimiz (sav)'in mucizevi
yolculuğunu şöyle bildirmektedir:
Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece
Mescid-i Haram'dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa'ya götüren O
(Allah) Yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir. (İsra Suresi, 1)
Aksa kelimesinin Arapça anlamı
"uzak, en uzak"tır. Bilindiği gibi, Mescid-i Haram Mekke'de, Mescid-i
Aksa ise Kudüs'tedir. Bu iki yer arasındaki uzaklık mesafesi ise yaklaşık
İslami kaynaklarda yer alan bilgilere
göre, Miraç mucizesi müşrikler ve iman etmeyenler tarafından -düşük akılları
nedeniyle- şüpheyle karşılanmıştır. İman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)'in
doğru söylediğine inanmayıp karşı çıktıkları için, olayın gerçek olup
olmadığını araştırmışlardır. Rabbimiz, inkarcıları ve müşrikleri bu çirkin
tutumlarından dolayı bir kez daha küçük duruma düşürmüş ve alay ettikleri şey
kendi aleyhlerine dönmüştür. Hadis-i şerifte bu olay şöyle bildirilmektedir:
"Dediler ki: "Bize Mescid-i Aksa'nın nasıl olduğunu
anlatır mısın? Zira içlerinden bazıları o beldeye gidip Mescid-i Aksa'yı
görmüştü.
Resulullah anlatıyor:
Mescid'i anlatmaya başladım. Bazı yerlerini tarif ederken,
kuşkuya düştüm. Bunun üzerine Mescid-i Aksa getirilerek Akab ya da Ukeyl'in
evinin önüne konuldu. Ben de ona bakarak anlatmaya başladım"
Resullullah'ın konuşmasından sonra orada bulunanlar şöyle
dediler:
Allah'a andolsun ki, Mescid'i tarifi doğrudur."27
Müslim'deki bir rivayette ise Resulullah (a.s.) şöyle
buyurmuştur: "Kendimi Kabe'nin kuzey tarafında (Hicr'de) gördüm.
Kureyşliler yolculuğumu soruyorlardı. Beytü'l-Makdis (Mescid-i Aksa) hakkında,
tam hatırlayamadığım bazı şeyleri sordular... Bunun üzerine Allah Teala
Mescid-i Aksa'yı benim için yükseltti. (gözümün önüne getirdi) Ona bakıyor,
bana ne sorulursa cevaplıyordum."28
Mescid-i Aksa'nın olduğu bölgeye hayatı
boyunca hiç gitmemiş olan Hz. Muhammed (sav)'in müşriklerin sorularını eksiksiz
cevaplaması, Rabbimiz'in büyük bir mucizesi ve rahmetidir. Bu mucizeyle iman
edenlerin şevkleri, heyecanları ve Peygamberimiz (sav)'e olan bağlılıkları bir
kat daha güçlenmiş, iman etmeyenler ve müşriklerse inkarlarında akılsızca
diretmişlerdir.
Hadis kaynaklarında, müşriklerin Hz. Ebu
Bekir'e gelerek, -Miraç olayı nedeniyle- Hz. Muhammed (sav) hakkında asılsız
iftiralar uydurdukları bildirilmektedir. Hz. Ebu Bekir, Miraç mucizesine
inanmayarak kendisine anlatan ve hala Peygamberimiz (sav)'e inanmaya devam edip
etmeyeceğini soran müşriklere "O söylüyorsa şüphesiz doğrudur"
cevabını vermiştir. Bu olay karşısındaki güzel ve sadık tutumu nedeniyle Hz. Ebu
Bekir, Peygamberimiz (sav) tarafından "Sıddık" lakabıyla
onurlandırıldı. Hadislerde, müşriklerin Peygamberimiz (sav)'den delil
istemeleri üzerine, Sevgili Efendimiz (sav)'in müşriklere inkar etmeleri mümkün
olmayan mucizevi bir delil daha sunması şöyle anlatılmaktadır:
Peygamber (sav)'e dediler ki; "Söylediğinin delili
nedir?"
Hz. Peygamber (sav) dedi ki; "Kureyşli bir kervana
rastladım. O falanca yerdeydi. Kervan bizden ürktü ve yön değiştirdi. O
kervandan bir devenin üzerinde siyah ve beyaz çuval bulunmaktadır, bağırıp
yıkıldı."
Kervan dönünce durumu sordular, onlar da Hz. Peygamber
(sav)'in anlattığı şekilde haber verdiler.29
Görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz
(sav) hem hiç görmediği Mescid-i Aksa'yı detaylı olarak tarif ederek hem de
yoldaki kervanların durumunu haber vererek, Rabbimiz'in rahmeti olan büyük
mucizeler göstermiştir. Miraç konusuyla ilgili Kuran'da haber verilen
bilgilerden biri de, Peygamber Efendimiz (sav)'in Sidretü'l-Münteha'ya
yükselmesidir. Necm Suresi'nde bu mucize şu şekilde bildirilmektedir:
Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü.
Sidretü'l-Münteha'nın yanında. Ki Cennetü'l-Me'va onun yanındadır. Sidreyi
örten örtmekte iken, göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) aşmadı. Andolsun, o,
Rabbinin en büyük ayetlerinden olanı gördü. (Necm Suresi, 13-18)
Miraç olayı Yüce Allah'ın Sevgili
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e nasip ettiği çok büyük bir mucizesidir.
Rabbimiz'in Peygamberimiz (sav)'e iman etmeyenler karşısında verdiği üstün bir
delilidir. Rabbimiz'in Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e gösterdiği
mucizelerin her biri de Allah'ın dilemesiyle, Allah'ın dilediği şekilde ve
zamanda, sebeplere bağlı olmadan yaratılmıştır. Bu mucizelerin her biri iman
edenlerin imanlarını daha da artıran çok büyük müjdelerdir.
Peygamberimiz (sav)'in
Ay'ı İkiye Yarması
Peygamber Efendimiz (sav)'in mucizelerinden bir diğeri de
Ay'ın yarılması olayıdır. Allah, bu olağanüstü olayı Kuran'da bildirmiş, bu
büyük mucizeyle ilgili pek çok hadis günümüze ulaşmıştır. Kamer Suresi'nde
şöyle bildirilir:
Saat
(kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı.
Onlar
bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: "(Bu,) Süregelen bir
büyüdür" derler.
Yalanladılar
ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş 'sonunda kendi
amacına varıp karar kılacaktır.' (Kamer
Suresi, 1-3)
Ayet-i kerimede geçen "inşikak-ı
kamer" terimi inşikak ve kamer kelimelerinden meydana gelen bir
tamlamadır. İnşikak'ın türediği Arapçadaki kök fiilinin kelime anlamı
"yarmak, dişin eti; bitkinin, toprağı yarıp çıkması" gibi anlamlara
gelmektedir. İnşikak ise "yarılmak, parçalanmak, bölünmek" manalarına
gelir. Siret Ansiklopedisi'nde Ay'ın yarılması mucizesiyle ilgili bütün
hadislerin toplamından çıkarılan bir özet şu şekilde aktarılmaktadır:
Medine'ye hicretin beş yıl öncesinde, Kameri ayın 14. gününde
bir akşam vaktiydi. Ve tam o zamanda yeni doğan ay birdenbire ikiye bölündü.
Bir parçası karşıdaki tepenin bir tarafına, ikinci parçası da öteki tarafına
gitti. Bu bir saniyelik bir hadiseydi. Sonra ayın iki parçası birleşiverdi. Hz.
Peygamber (sav) o sırada Mina'da bulunuyordu. Hz. Peygamber (sav) orada hazır
bulunanlara hitap ederek, "bakın ve şahit olun!" dedi. Kafirler, Hz.
Muhammed (sav)'in kendilerini büyülediğini öne sürdüler, bu sebepten gözlerinin
iyi görmediğini söylediler. Orada bulunan diğer kimseler, "Muhammed (sav)
bizi büyüleyebilirdi, ama burada olmayanları değil. Biraz bekleyin, bu tarafa
gelmekte olanlara soralım. Acaba onlar bu hadiseyi görmüşler midir?"
Dışarıdan gelenler bu olaya şahit olduklarını kabul ettiler.30
Ay yarılması mucizesi başta Buhari ve
Müslim olmak üzere Tirmizi, Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud et-Tayalisi, Hakim
en-Nisaburi, Beyhaki, Ebu Nuaym el İsfehani ve Kadı Iyaz gibi büyük hadis
alimlerinin eserlerinde yer alır.31 Bu hadislerden bazıları şu
şekildedir:
... Abdullah ibn Mes'ud (ra) şöyle demiştir: Biz Mina'da
Peygamber'in beraberinde iken Ay ikiye bölündü de, Peygamber (sav): "Şahit
olunuz!" buyurdu. Ve Ay'dan bir parça Hira Dağı tarafına gitti.
Ebu'd-Duha Müslim ibn Subayh da Mesruk'tan; o da Abdullah ibn
Mes'ud'dan: Ay Mekke'de ikiye bölündü, diye söylenmiştir...
... Abdullah ibn Abbas (ra)'dan: Rasulullah (sav) zamanında
Ay ikiye ayrıldı, diye tahdisi etmiştir (anlatmıştır).
... İbrahim en-Nahai, Ebu Ma'mer'den tahdis etti ki, Abdullah
ibn Mes'ud (ra): Ay ikiye yarıldı, demiştir.32
Buhari ve Müslim, İbn-i Mes'ud (ra)'dan şunu nakletmişlerdir:
"Resulullah (sav) zamanında Mekke'de Ay ikiye bölündü.
Ve Allah Resulü şöyle buyurdu: "Bakın ve görün!"33
Ay'ın yarılması olayının Mekke'de
gerçekleştiği hadislerde bildirilmektedir. Ayrıca bu mucizenin gerçekleşmesini
Mekkelilerin Peygamberimiz (sav)'den bizzat istedikleri de hadislerde
nakledilmektedir:
Buhari ve Müslim, Enes (ra)'dan şunu nakletmişlerdir:
"Dedi ki: "Mekkeliler Allah Resulü'nden bir mucize göstermesini
istediler. Bunun üzerine Ay'ın iki kez ikiye bölündüğünü gösterdi."34
Rivayetlere göre, Kureyşli müşriklerin
isteği üzerine Ay'ı ikiye bölen Hz. Muhammed (sav)'e inkarcılar yine de iman etmemişlerdir.
Kamer Suresi'nin 2. ve 3. ayetlerinde bu gerçeğe dikkat çekilmektedir:
Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve:
"(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler.
Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular;
oysa her iş 'sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.' (Kamer Suresi, 2-3)
Ancak böyle büyük bir mucize karşısında
söyleyecek birşey bulamayan müşrikler bu sefer de Peygamberimiz (sav)'in
kendilerini büyülediği iftirasını atmışlardır. Ay'ın ikiye yarıldığını kendi
gözleriyle gördükten sonra artık Peygamberimiz (sav)'in hak peygamber olduğuna
vicdanen kanaatleri gelmiş olması gerekirken nefislerinin kibiri, istek ve
tutkuları yüzünden Allah'ın ayetlerini kabul etmemişlerdir. Bu, hangi mucizeyi
görürlerse görsünler iman etmeyen ve Kuran'da "...Gözlerimiz
döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz" (Hicr Suresi, 15)
ayetiyle bildirilen iman etmeyenlerin ortak özelliğidir.
Bediüzzaman Said Nursi de Mektubat'ında
Ay'ın yarılması mucizesinden bahsetmiştir. Bu olayın pek çok sahabeden de
ayrıntılı olarak nakledildiğini anlatan Üstad, olay karşısında müşriklerin ne
kadar aciz duruma düştüklerini şu şekilde açıklamıştır:
Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam'ın mütevatir (güvenilir)
ve kat'i bir mu'cize-i kübrası (en kesin ve büyük mucizesi), şakk-ı Kamer'dir
(Ay'ın yarılmasıdır). Evet şu inşikak-ı Kamer (Ay'ın ikiye yarılması); çok
tariklerle (yollarla) mütevatir bir surette, İbn-i Mes'ud, İbn-i Abbas, İbn-i
Ömer, İmam-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eazım-ı sahabeden (sahabelerin
ileri gelenleri) müteaddid (tekrarlanan) tariklerle (yollarla) haber verilmekle
beraber, nass-ı Kur'anla (Kuran'ın şüpheye yer bırakmayan hükmü) "Saat
(kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı." ayeti, o mu'cize-i kübrayı
(büyük mucizeyi) aleme ilan etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu
ayetin verdiği habere karşı inkar ile mukabele etmemişler (karşılık
vermemişler), belki yalnız "sihirdir" demişler. Demek kafirlerce dahi
Kamer'in inşikakı kat'idir (Ay'ın bölünmesi kesindir).35
Bediüzzaman Peygamber Efendimiz (sav)'in
mucizelerinin bir hikmetinin de Ebu Cehil gibi zalim biriyle Ebu Bekir gibi
üstün ahlaklı bir insanın arasındaki farkı iyice ortaya çıkarmak olduğunu
bildirmiştir. Bediüzzaman Mektubat'ında bu konuda şunları söylemektedir:
Mu'cize, dava-yı nübüvvetin (peygamberlik davası) isbatı
için, münkirleri (inkar edenleri) ikna etmek içindir, icbar etmek (mecbur etme)
için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti (Peygamberlik vakasını) işitenler
için, ikna edecek bir derecede mu'cize göstermek lazımdır. Sair (diğer)
taraflara göstermek veyahut icbar (zorlama) derecesinde bir bedahetle (açıklık)
izhar etmek (meydana çıkarma), Hakim-i Zülcelal'in hikmetine münafi (zıt)
olduğu gibi, sırr-ı teklife (dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı) dahi
muhaliftir. Çünki "Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak" sırr-ı
teklif (teklif sırrı) iktiza ediyor (gerektiriyor). Eğer Fatır-ı Hakim (Benzeri
bulunmayan şeyi yaratan, Hüküm sahibi), inşikak-ı Kamer'i (Ay'ın ikiye
yarılmasını), feylesofların(filozofların) hevesatına (heveslerine) göre bütün
aleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine
geçse idi, o vakit sair hadisat-ı semaviye (gökyüzünde meydana gelen olaylar)
gibi ya dava-yı nübüvvete delil olmazdı ve risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.)
hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet (açıklık) derecesinde öyle bir mu'cize
olacaktı ki, aklı icbar (mecbur) edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister
istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi
elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi' (teklif sırrı
kaybolacaktı) olacaktı...36
Kainattaki diğer tüm varlıklar ve
cisimler gibi Rabbimiz'in kudretinde olan Ay, Allah dilediği takdirde dilediği
şekilde görülebilir. Birşeyin gerçekleşmesi için Kuran'da bildirildiği gibi,
Allah'ın "Ol" demesi yeterlidir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:
Bir şeyi dilediği zaman, O'nun emri yalnızca: "Ol"
demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)
Tüm bu bilgiler bir kez daha
göstermektedir ki, Allah kutlu elçisi Hz. Muhammed (sav)'i bütün insanlar
üzerinde seçkin kılmış, kendisine son hak kitap olan Kuran-ı Kerim'i vahyetmiş,
ona insanların kalplerini yumuşatacak ve imanlarına vesile olacak mucizelerle
lütufta bulunmuştur. Kimi insanlar ahiret hayatlarını kurtaracak şekilde imana
kavuşmuş, kimileriyse inkarda direnerek sonsuz hayatlarında kayba uğrayanlardan
olmuşlardır. Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'i dediklerinden dolayı her zaman
haklı çıkarmıştır.
Kitap boyunca da üzerinde durduğumuz
gibi Rabbimiz Peygamberimiz (sav)'e eşsiz nimetlerle lütufta bulunmuştur.
Peygamber Efendimiz (sav)'in ashabına gösterdiği mucizeler çok fazladır. Bu
mucizelerden biri de mübarek Peygamberimiz (sav)'in dualarının kabul
olunmasıdır. Hadislerde bu konuyla ilgili olarak birçok haber verilmektedir.
Peygamberimiz (sav)'in yağmur
dualarının kabul edilmesi
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) diğer
bütün peygamberler gibi Allah'a içten bağlı, derin iman sabihi, Allah'tan
şiddetle korkup sakınan ihlas sahibi bir kuldur. Peygamberimiz (sav)'in samimi
dualarına Rabbimiz icabet etmiş, bu vesile ile sahabeler ve çevresindeki
insanlar türlü mucizelere şahit olmuşlardır. Örneğin Peygamber Efendimiz'in
yağmur ve bereket için ettiği dualara Rabbimiz'in icabet etmiş olması
hadislerde detaylı olarak anlatılmıştır.
Buhari ve Müslim'in, Enes (ra)'dan
naklettikleri bir hadis-i şerif şu şekildedir:
Allah Resulü (sav) zamanında bir kuraklık yaşadık. Allah
Resulü (sav) minberdeyken bir bedevi gelip şöyle dedi:
"Ey Allah Resulü, mallar helak oldu, çoluk çocuk aç
kaldı, ne olur bizim için Allah'a dua et!" Bunun üzerine Allah Resulü
(sav) mübarek –ellerini- kaldırdı. Gökyüzünde hiçbir bulut görmüyorduk. Nefsim
kudreti elinde olana yemin ederim ki, ellerini aşağı indirir indirmez, dağlar
gibi bulutlar belirdi. Minberden inmeden, mübarek sakalından suyun inmekte
olduğunu gördük. O gün güzel bir yağmur yağdı. Ertesi gün, ondan sonraki gün de
yağdı...37
Konuyla ilgili diğer hadisler ise şu
şekildedir:
Allah Resulü (sav) kuşluk vakti Mescid'de kalkıp üç tekbir
getirdi ve şöyle dua etti.
Allah'ım, bize yağmur ver! -Üç kere- Allah'ım bize rızık
olarak yağ, süt, iç yağı ve et ver!"
Gökte hiçbir bulut görmüyorduk. Birden rüzgar çıktı,
bulutları sürüp getirdi. Bulutlar bir araya gelip yağmur indirdi. Çarşıdaki
insanlar çığlıklar attılar. Allah Resulü (sav) hala ayaktaydı. Yollar sel gibi
yağmur suyuyla doldu; o seneki kadar süt, yağ ve et görmedim.38
Cuma günü bir adam, minbere bakan kapıdan mescide girdi.
Resulullah (sav) ayakta hutbe okuyordu. Allah Resulü (sav)'ne karşı durarak
şöyle dedi:
- Ey Allah'ın Resulü, mallar helak oldu. Yollar kuraklıktan
paramparça oldu. Allah'a dua et de bize yağmur verip imdadımıza yetişsin!
Bunun üzerine hemen Allah'ın Resulü (sav) mübarek ellerini
kaldırıp şöyle dua etti: "Allah'ım bize yağmur ver! Allah'ım, bize yağmur
ver!
Enes (ra) dedi: Hayır! Vallahi gökte ne bulut, ne bulut
parçası, ne de herhangi bir şey görmüyorduk. Ev, avlu ile Sel (Medine'de bir
dağın adıdır) arasında da birşey yoktu. Ardından kalkan gibi bir bulut
çıkıverdi, göğün ortasına gelince yayılıverdi ve sonra yağmur boşandı.39
Ebu Nuaym, Aişe (ra)'dan naklederek şöyle demiştir:
"İnsanlar Allah Resulü (sav)'e kuraklıktan şikayet
ettiler, kalkıp namazgaha çıktı, minberin üstüne oturup ellerini kaldırdı,
Allah bir bulut yarattı, gök gürledi, şimşek çaktı, sonra da güzel bir yağmur
yağdı... "40
Peygamberimiz (sav)'in duasını alıp
genç kalan sahabeler
Kuran'da, "Andolsun size,
içinizden sıkıntıya düşmeniz O'nun gücüne giden, size pek düşkün, müminlere
şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir." (Tevbe Suresi, 128)
ayetiyle bildirildiği gibi Peygamberimiz (sav), müminlere çok düşkündür.
Hadislerde de Peygamberimiz (sav)'in müminlerin sağlıklarına, güvenliklerine,
imanlarına yönelik çok fazla tavsiyelerde bulunduğu, onlara şefkat ve
merhametle yaklaştığı bildirilmektedir. Peygamberimiz (sav), müminlere olan bu
sevgisinin ve düşkünlüğünün sonuçlarından biri olarak, sahabeleri için pek çok
konuda Allah'a dua etmiştir. Allah Kuran'da Peygamberimiz (sav)'in müminler
için ettiği dualarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:
… Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için 'bir sükunet
ve huzurdur.' Allah işitendir, bilendir. (Tevbe Suresi, 103)
Ayette bildirildiği gibi Peygamberimiz
(sav)'in duası müminler için bir sükunete ve huzura vesile olmaktadır. Benzer
şekilde hadislerde de Peygamberimiz (sav)'in sahabelerin uzun yaşamaları için
dua ettiği ve bu dualarının kabul buyurulduğu haber verilmektedir. Hadislerde,
Peygamberimiz (sav)'in dualarının ardından çok uzun süre, çok sağlıklı bir
şekilde yaşayan birçok sahabenin ismi zikredilmektedir. Bu hadislerden biri şu
şekildedir:
İbn-i Ebi Şeybe Müsned'inde, Ebu Nuaym ve İbn-i Asakir Amr b.
el-Hamık'dan naklederek şöyle demişlerdir:
O, Allah Resulü (sav)'e süt içirdi.
Allah Resulü ona şöyle dua etti:
"Allah'ım, onu gençlikten yararlandır!"41
Diğer bazı kaynaklardaysa, Peygamber
Efendimiz (sav)'in duasının bazı sahabelerin gençliğine nasıl vesile olduğu şu
şekilde aktarılmaktadır:
Peygamberimiz (sav)'in ömürlerini uzatması için dua ettiği
sahabelerin yüz yıl yaşadıkları da belirtilmektedir.42
Bir diğer sahabenin başını okşamış "Allah'ım bunu güzelleştir
ve güzelliğini devamlı kıl!" diye dua etmiş, bu sahabenin yüzü ölünceye
kadar çok genç ve güzel olmuştur.43
Peygamberimiz (sav)'in bereket için
ettiği duaların kabul edilmesi
Peygamberimiz (sav) sahabelerin her
sorunuyla ilgilenmiş, her sıkıntılarında onlara yardım etmiştir. Peygamberimiz
(sav)'in duaları Allah'ın izniyle her zaman tüm sahabeler için büyük bir şifa
ve bereket vesilesi olmuştur. Hadislerde bu bereket ile ilgili birçok örnek
verilmektedir. Rivayet edilen hadislerden bazıları şu şekildedir:
Buhari ve Müslim, Enes (ra)'dan naklederek şöyle demişlerdir:
Peygamber (sav) benim için dua ederek buyurdu ki:
"Allah'ım, onun malını ve çocuklarını çoğalt, ona rızık olarak
verdiklerini bereketli kıl."
Enes (ra) dedi ki: Vallahi malım çoktur. Birçok da çocuğum
oldu.44
Buhari ve Müslim, Enes (ra)'dan naklederek şöyle demişlerdir:
Allah Resulü (sav) Abdurrahman b. Avfa buyurdu ki:
"Allah seni bereketli kılsın!" Bunu İbn-i Sa'd ve Beyhaki de başka
bir kanaldan nakletmiş ve şunu ilave etmişlerdir: "Abdurrahman dedi ki: O
kadar zengin oldum ki, hangi taşı kaldırsam, altında mutlaka altın veya gümüş
bulacağımı bilirdim.45
Allah Urve el-Bariki için dua etmişti. Ticarette o dereceye
geldi ki, bir toprak satın alsa onda bile kazanacağına inanırdı.46
Ebu Ukayl, dedesi Abdullah b. Hişam'la, buğday almak için
pazara çıktığında İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer ile karşılaştığında şöyle
derlerdi:
"Bize ortak ol! Çünkü Allah Resulü (sav) sana bereketle
dua etti" O da bunun üzerine onları buğdayına ortak ederdi. Yine de
bereketinden dolayı deve yükü eksilmezdi. Evine onunla dönerdi.47
İnsanların hidayetine vesile olan Allah'ın elçileri son
derece hassas bir vicdana sahiptirler. Onlar, insanlara iyiliği emredip onları
kötülükten men eden, üzerlerindeki bu şerefli sorumluluğu titizlikle yerine
getiren çok kıymetli insanlardır. Allah'ın elçileri ulaşabildikleri tüm
insanların ahiretlerinin kurtulması ve onların hidayet bulmalarına vesile olmak
için çalışırlar. Onları içinde bulundukları gafletten uyandırmak ve Allah'ın
razı olacağı umulan bir ahlaka iletmek isterler. Buna karşılık peygamberler bu
şerefli mücadeleleri sırasında kimi zaman iman etmeyenlerin, münafıkların,
müşriklerin tehditlerine, iftiralarına, sözlü ve fiili saldırılarına maruz
kalmışlardır. Ancak bu koşullar altında dahi sabırla, güzellikle, iyilik ve
tevazuyla tebliğ görevlerine devam etmişlerdir.
Peygamberimiz (sav) de tüm diğer
peygamberler gibi insanlara tebliğ ettiği gerçeklerden dolayı türlü eziyetlere,
iftiralara maruz kalmış, alaycı tavırlarla karşılaşmıştır. Birbirinden farklı
pek çok iftira ile itham edilmiş ve uzun yıllar iman etmeyenlerin baskısı ve
ölüm tehdidi altında yaşamıştır. Peygamberimiz (sav)'e itaat eden salih
müminler de uzun süre boyunca içinde yaşadıkları toplum tarafından boykot
edilmişlerdir. Elbette zorluk gibi görünen tüm bu olaylar, Peygamber Efendimiz
(sav) ve onunla birlikte olan salih müminlerin dünyada ve ahirette güzel bir
yaşama kavuşmalarına vesile olmuş şerefli olaylardır. Samimi olarak iman eden
ve Rabbimiz'e tevekkül edenler, bunlar ve benzeri zorluklardan hiçbir zaman
yılgınlığa kapılmaz, tam tersine zorlukları ve sıkıntıları Allah'a yakınlaşmaya
ve O'nun rızasını kazanmaya bir yol olarak görürler.
Peygamber Efendimiz (sav) tebliğe
başlamadan önce de, daha çok genç yaşlarından itibaren, "El emin"
sıfatıyla nitelendirilmiş, güvenilirliğiyle tanınan bir insandı. Daha önce de
belirttiğimiz gibi içinde yaşadığı toplumda insanlar ona herşeyi emanet edecek
kadar güvenmişler, pek çok sorunun çözümünde kendisini hakem seçmişlerdir. Onun
ahlakını, adaletini, hakkaniyetini her zaman övmüşlerdir. Peygamber Efendimiz
(sav) yaptığı her işi, her zaman en iyi şekilde yerine getiren, çok akıllı ve
ileriyi gören, basiret sahibi mübarek bir insan olduğundan, onun tüm bu seçkin
özellikleri her görenin hemen dikkatini çekmiştir. Ancak Peygamberimiz (sav)
çevresindekileri Allah'a iman etmeye ve putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırmaya
başlayınca, kendisinin üstün ahlakına şahit olmalarına rağmen iman etmeyenlerin
en büyük hedefi haline gelmiştir.
Peygamber Efendimiz (sav) gibi Allah'ın
diğer seçkin elçileri de peygamberlik görevlerini yapmaya başlayana kadar kendi
kavimleri içinde sevilen ve sayılan insanlar olmuşlardır. Ancak elçilik
göreviyle şereflendirilmelerinin ardından Allah'ın varlığını ve ahiret gününü
inkar edenler ya da dünyevi kaygılar nedeniyle din ahlakına uymayanlar onlara
cephe almıştır. Bu durum Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Dediler ki: "Ey Salih, bundan önce sen içimizde
kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın
taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi
davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz." (Hud Suresi,
62)
Dediler ki: "Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri
bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan
vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu,
aklı başında (reşid bir adam)sın." (Hud Suresi, 87)
(Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden
murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah
için, haşa" dediler. "Biz ondan hiç bir kötülük görmedik."
Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı;
onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu
söylenlerdendir." (Yusuf Suresi, 51)
Peygamber Efendimiz (sav)'in hakka ve
doğruya davetine karşılık kavminin tepkisi de, Allah'ın, "Onlar: "Ey
kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir
deli)sin," dediler. "Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri
getirmeli değil miydin?" (Hicr Suresi, 6-7) ayetlerinde bildirdiği
gibi bu mübarek insana asılsız iftiralar atmak olmuştur. Peygamberimiz (sav)'in
bu ayetlerde haber verilen iftiralar dışında, başka pekçok iftiraya maruz
kaldığı, Kuran ayetlerinde bildirilmektedir. Peygamberimiz (sav) bu koşullar
altında, iman etmeyenlerle olan fikri mücadelesine ve Kuran ahlakını anlatmaya
devam etmiştir. Fakat tebliğ ettiği gerçekler, kavmin iman etmeyen kesiminde ve
müşriklerinde kin ve öfke meydana getirmiştir. Allah'ın Kuran'da "alemlere
rahmet" olarak zikrettiği (Enbiya Suresi, 107) Peygamberimiz (sav)'i
insanlar, çok azı dışında, takdir edememişlerdir. Nitekim bir süre sonra
Peygamberimiz (sav) yer değiştirerek Mekke'den ayrılıp Medine'ye hicret etmek
zorunda kalmıştır.
Peygamberimiz (sav) tehlikeli ve müşrik
bir kavmin içerisinde, bir yandan dini tebliğ etmiş, bir yandan iman ederek
kendisine tabi olanları eğitmiş, diğer yandan da iman etmeyenlerle çetin bir
mücadele yürütmüştür. Bu mücadele zaman zaman sıcak savaşa dönüşmüştür. Dönemin
müşriklerinin yanı sıra inkarda direnen bazı Yahudiler de Peygamberimiz (sav)'e
karşı düşmanca bir tutum içinde olmuşlardır. Hz. Muhammed (sav) onlarla da
ilgilenmiştir. Yahudiler gibi bazı Hıristiyanlar da Peygamberimiz (sav)'i hedef
almış, sürekli zorluk çıkarmış, kendilerince kurdukları tuzaklarla ona zarar
vermeye çalışmışlardır.
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bu
kadar geniş bir alanda mücadele yürütürken bir yandan da münafıklar ona sinsice
zarar vermeye çalışmışlardır. Münafıklar, inkarcılarla işbirliği yaparak onlara
haber taşımış, gizliden gizliye Peygamberimiz (sav)'in aleyhinde türlü faaliyetler
yürütmüşlerdir. İnkarcılar ve müşrikler gibi onların da asıl hedefi
Peygamberimiz (sav) olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'e hased
(çekememezlik) etmiş, kin ve öfke beslemişlerdir. Duydukları bu kine rağmen
Peygamberimiz (sav)'in yakınına kadar girerek sohbetlerine katılmışlar, sinsice
tavırlar sergilemişlerdir.
Münafıklar gibi, Peygamberimiz (sav)'in
tebliğini dinleyenler arasında iman etmeyenler de vardır. Bu kişiler de
diğerleri gibi Allah'ın kutlu elçisine rahatsızlık vermek için birçok eylemde
bulunmuşlardır. Allah bir ayetinde, haince bakışlarıyla Peygamberimiz (sav)'e
eziyet vermek isteyen bu kişileri şöyle haber vermektedir:
O inkar edenler, zikri (Kur'an'ı) işittikleri zaman, seni
neredeyse gözleriyle devireceklerdi. "O, gerçekten bir delidir"
diyorlar. (Kalem Suresi, 51)
Buraya kadar anlatılanlarda görüldüğü
gibi Peygamberimiz (sav) hem iman etmeyenlerin ölüm tehdidi altında, hem
münafıkların arasında olmasına rağmen insanlara din ahlakını tebliğ etmiş,
onların hidayetlerine vesile olmaya çalışmıştır. İman etmeyenlerin ileri
gelenleri ise Allah'ın elçisini öldürmek için planlar kurmuş, tuzaklar
hazırlamışlardır.
Rabbimiz'in en önemli mucizelerinden
biri, Peygamber Efendimiz (sav)'in aleyhine kurulan bunca tuzağa ve hileye
rağmen, Sevgili Efendimiz (sav)'in hiçbir zarar görmeden mücadelesine devam
etmesidir.
Bir Kuran ayetinde Rabbimiz, Sevgili
Peygamberimiz (sav)'e "kendisini insanlardan koruyacağını" vaat
etmiştir:
... Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz,
Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez. (Maide Suresi, 67)
Rabbimiz'in bu vaadi pek çok mucizeyle
tecelli etmiş, inkarcı önde gelenler, müşrik ve münafıklar, Peygamberimiz
(sav)'e karşı haksız bir kin ve öfke içinde olanlardan tek bir kişi bile,
mucizevi şekilde ona zarar verememişlerdir. Hazırladıkları komplolar,
kurdukları tuzaklar her seferinde bozulmuştur. Üstelik pek çok sıcak savaşta
müşrikler ve inkarcılar Peygamber Efendimiz (sav)'le karşı karşıya gelmelerine
rağmen Rabbimiz her zaman kendisini korumuş ve Peygamberimiz (sav) tebliğ
görevine sonuna kadar devam etmiştir. Ona eziyet vermeye çalışanlar bununla
hiçbir zaman amaçlarına ulaşamamış, aksine kendileri zillete düşerken, her
geçen gün Peygamberimiz (sav)'in beden gücü, sağlığı, neşesi, nuru ve güzelliği
daha da artmıştır. Allah Peygamberimiz (sav)'i rahmetiyle korumuş, ona hem
fiziksel hem de manevi anlamda büyük bir güç ve heybet vermiştir. Kuşkusuz bu
Peygamberimiz (sav) üzerinde tecelli eden büyük bir mucizedir. Kurdukları
hileli düzenler, inkarcıların ve münafıkların kendi aleyhlerine dönerken,
Peygamberimiz (sav) Allah'ın rahmeti ve koruması altında hiçbir zarara
uğramadan mücadelesini sürdürmüştür. Mucize niteliğindeki bu gerçek Kuran'da
bildirildiği gibi, Peygamber Efendimiz (sav)'den rivayet edilen hadislerde de
yer almaktadır.
İman etmeyenlerin Peygamberimiz (sav)'i
öldürememeleri
Peygamberimiz (sav)'in hakka ve doğruya
olan daveti, haksızlık ve zulümden menfaat sağlayan, makam ve mevkilerini
kaybetmekten korkan birtakım kimselerin, Efendimiz (sav) ve beraberindeki
müminler aleyhinde çeşitli tuzaklar kurmalarına neden olmuştur. Çünkü
Peygamberimiz (sav)'in anlattığı gerçekler onların sahip oldukları dünyevi
menfaatlerin büyük çoğunluğunun bir anda değerini kaybetmesine neden oluyordu.
Kibirli oldukları için de o zamana kadar taptıkları putlara bağlılıkta
direniyorlar, inandıkları batıl değerlerden taviz vermek istemiyorlardı. Bunun
yerine kendilerince Peygamberimiz (sav)'i ya dininden vazgeçirmek ya da öldürmek
konusunda aralarında görüşüyorlardı. İman etmeyenlerin ve müşriklerin
kurdukları bu planlar bir Kuran ayetinde şu şekilde haber verilmiştir:
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya
sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken,
Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların
(tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)
Ayet-i kerimede de buyrulduğu gibi,
Rabbimiz düzen kurucuların en hayırlısıdır ve onların tüm tuzaklarından Sevgili
Peygamber Efendimiz (sav)'i koruyup temize çıkarmıştır. Allah'ın "...
onların 'hileli düzenleri' size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta
olduklarını kuşatandır." (Al-i İmran Suresi, 120) ayetinin bir hükmü
olarak mucizevi şekilde Peygamberimiz (sav)'e de hiçbir zarar verememişlerdir.
Allah Peygamberimiz (sav)'e hiç kimsenin
maddi ve manevi hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremeyeceğini diğer
ayetlerinde ise şöyle vaat etmiştir:
Eğer Allah'ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı,
onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak
kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah,
sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah'ın
üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi, 113)
Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana
gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz
çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında
hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever.
(Maide Suresi, 42)
Hadislerde Peygamberimiz (sav)'e, Kuran
ahlakını tebliğ etmekten vazgeçmesi için, müşriklerin çeşitli yollara
başvurduğu haber verilmiştir. Bunlardan biri de makam, mal, servet
tekliflerinde bulunarak cahilce dünyevi çıkarlarla Peygamberimiz (sav)'i
mücadelesinden vazgeçirmeye çalışmalarıdır. Bir Kuran ayetinde ise şöyle
bildirilmektedir:
Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler;
o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı. (Kalem Suresi, 9)
Maddi ve manevi her türlü teklife rağmen
Peygamber Efendimiz (sav) Allah'ın ayetlerini anlatma konusunda son derece
kararlı bir tutum içinde olmuş, aldığı yoğun tehditleri hiçbir zaman dikkate
almamıştır. İbn-i Ebi Şeybe, Müsned'inde Mekkeli müşriklerden Utbe bin
Rebia'nın Peygamberimiz (sav)'e yaptığı çirkin tekliflerini şöyle
aktarmaktadır:
...Neden babalarımızın sapmış olduğunu söylüyorsun? Eğer
önderlik istiyorsan sancaklarımızı sana bağlayalım ve seni başkan yapalım. Eğer
mal ve para istiyorsan sana ve senden sonraki nesline yetecek kadar para
toplayalım."48
Peygamberimiz (sav) Allah'ın rızasını
herşeyden üstün tutan, Allah'ın rahmetini ve cennetini asıl karşılık olarak
gören, çok güçlü imana sahip bir Müslümandır. Hiçbir dünyevi teklif, makam,
para onu asla etkilemez. Zaten Allah böyle kutlu bir elçisi için dünyada da
engin bir mülk ve fetih nasip etmiştir, Allah'ın ahiret hayatında hazırladığı
karşılık ise hiç şüphesiz daha büyük olacaktır. Peygamberimiz (sav)'i hak
davasından vazgeçirmek için pek çok düzen kuran müşriklerin ileri gelenleri, bu
amaçlarına ulaşamayınca Peygamber Efendimiz (sav)'in aleyhinde onu sürgün
etmek, tutuklamak en sonunda da öldürmek üzere hain planlar kurmaya başladılar.
Bu yüzden aralarında sürekli Peygamber Efendimiz (sav)'in durumunu
görüşüyorlardı. İslami kaynaklarda bu tarihi gerçek şöyle aktarılmaktadır:
İbni İshak'ın ifadesine göre; Kureyş kabilesi biraraya gelip
Resulullah (sav) hakkında istişarede bulunup birbirine şöyle dediler: "Bu
şahsın durumunun hangi raddeye geldiğini görüyorsunuz." Bunun üzerine
müzakereye başladılar. İçlerinden biri: "Onu bir yere hapsedelim, kimse
ile görüşmesine de meydan vermeyerek ölünceye kadar oradan çıkarmayalım!
Kendisine ölmeyecek kadar yiyecek verelim!..."
Fakat bu teklif itirazlara uğradı. Böyle bir hareket
kargaşalık çıkarabilirdi. Onlardan birisi: "Onu hapsetmeyelim, Onu
Mekke'den çıkaralım..." dediyse de bu da uygun görülmedi. Çünkü:
"Muhammed (sav) Arapların herhangi bir aşiretine gider, o güzel sözleriyle
onları kendine ilhak ettirir, onları arkasından sürükler ve bizden intikam
alır..." denildi. Bunun üzerine Ebu Cehil şöyle dedi: "Muhammed
(sav)'i öldürmekten başka çare yok."49
Müşrikler ve iman etmeyenler bu hain
planları uygulayabilecek hem maddi hem manevi imkanlara sahip olmalarına rağmen
hiçbir zaman başarılı olamamışlardır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) Yüce
Allah'ın koruması altında hareket eden mübarek bir şahıstır. Hadislerde
Peygamberimiz (sav)'in, kendisini öldürmek için tüm kabilelerden genç, güçlü ve
silahlı kişilerin ayarlandığı anlatılmaktadır. Bu kişilerin yanı sıra
Peygamberimiz (sav)'i kılıçla öldürmeye gelen çok sayıda gönüllü de vardır.
Hadislerde bu kişilerin hep birlikte, aynı anda Hz. Muhammed (sav)'e saldırarak
onu öldürmelerinin planlandığı aktarılır. Buna rağmen Peygamberimiz (sav)'in
öldürülememesi, Allah'ın, iman etmeyenlerin ve müşriklerin tuzaklarını her
defasında boşa çıkarması Peygamberimiz (sav)'in yaşadığı çok büyük
mucizelerdendir.
Çok cesur ve yiğit bir insan olan
Peygamberimiz (sav) sıcak savaşlara da bizzat katılmış, düşmanlarıyla birebir
karşı karşıya gelmiştir. Savaşlarda en ön saflarda yer almasına rağmen yine
öldürülememiş, Allah'tan bir mucize olarak hiçbir zarara uğramadan geriye dönmüştür.
İnkarcılar savaş dışında kimi zaman ellerine başka fırsatlar geçse de yine bu
mübarek insanı öldürememişlerdir. Peygamberimiz (sav)'in görevini tamamlamadan,
hem de çok büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmasına rağmen ölmemesi elbette
çok büyük bir mucizedir.
Bu mucize ile ilgili olarak İbni Hanbel,
Taberanî ve Ebu Nu'aym, Ca'de (ra)'dan şunu nakletmişlerdir:
Peygamber (sav)'i gördüm; Bir adam yanına getirilip: "Bu
adam seni öldürmek istedi" denildi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle
buyurdu: "Korkma! Korkma! İsteseydin bile, Allah seni bana musallat
kılmazdı.50
Allah'ın koruması altında olduğunu bilen
ve O'na tevekkül eden Peygamberimiz (sav)'in savaş meydanlarındaki korkusuzluğu
tüm müminlerin örnek aldığı bir özelliğidir. Peygamberimiz (sav) Allah'tan
başka hiç kimseden korkmayan, çok cesur, sabırlı bir insandır ve çok üstün bir
ahlaka sahiptir. Kendisi fedakarlığıyla da tüm inananlar için en güzel
örnektir. Onun fedakarane ve cefakarane tavrının en güzel örneklerinden biri,
savaşta müminleri uygun yerlere yerleştirmek için erkenden kalkması ve evinden
çıkmasıdır:
Hani sen, mü'minleri savaşmak için elverişli yerlere
yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir.
(Al-i İmran Suresi, 121)
Peygamberimiz (sav) bizzat kendisi
inkarcıların, müşrik ve münafıkların hedefi konumundayken ve hayati tehlike
altındayken müminlerin güvenlik içinde olmalarına çok önem vermiştir.
Müslümanları sürekli teşvik ederek, şevklerinin artmasına yine o vesile
olmuştur.
Tüm gücün sahibi olan Allah, Kuran'da, "...Göklerin
ve yerin orduları Allah'ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir."
(Fetih Suresi, 4) ayetiyle haber verdiği gibi yeryüzündeki tüm insanları da,
orduları da kudreti altında tutandır. İman etmeyenler, Allah'ın sonsuz gücünü
gereği gibi takdir edemedikleri için Peygamber Efendimiz (sav)'e ellerini
uzatma cüretini göstermişlerdir. Bunun karşılığında Allah, iman etmeyenlerin
Peygamberimiz (sav)'e kurdukları tuzakları bertaraf etmek için, Kuran'da, "Onlar
(inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu.
Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır." (Al-i İmran Suresi, 54)
ayetiyle haber verildiği gibi en kusursuz düzeni kurmuştur. İman etmeyenler
kendilerinin de iyiliğine ve güzel ahlakına bizzat şahit oldukları Allah'ın
elçisi Hz. Muhammed (sav)'e karşı gizlice planlar kurarlarken, Allah'ın onları
işittiğinden ve gördüğünden habersiz bunu yapmışlardır. Böylece münafıklar ve
ileri gelen inkarcılar asıl kendilerinin en büyük tuzağa düşeceklerini anlamamışlardır:
Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların
düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara
hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim Suresi, 46)
Hadislerde, Peygamberimiz (sav)'in en
büyük düşmanlarından biri olarak bilinen Ebu Cehil'in, Allah'ın elçisini
öldürmek için sürekli fırsat kolladığı da rivayet edilmektedir. İmam Buhari, bu
konuyla ilgili olarak İbni Abbas'tan şu bilgiyi nakletmiştir:
Ebu Cehil: "Eğer Muhammed (sav)'i Kabe'de namaz kılarken
görürsem boynunu ezeceğim!" dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle
buyurdu: "Eğer bunu yapsaydı, melekler gelip herkesin gözü önünde onu
yakalayacaklardı."51
İbni İshak, Beyhaki ve Ebu Nuaym da İbni
Abbas'tan şu bilgiyi nakletmişlerdir:
"...Resulullah (sav) secdeye varınca Ebu Cehil büyük bir
taş alıp ona doğru yöneldi. Taşı atmak üzere yaklaşınca, korkudan rengi atmış,
eli taşa yapışmış bir halde geri döndü. Korkusundan elindeki taşı başka bir
yere fırlattı. Kureyşliler bunu görünce şöyle dediler: "Neyin var, ne
oldu, anlat bakalım!" Şu cevabı verdi: "Ona yaklaştığımda, kocaman
bir deve gördüm. Hayatımda başı ve boynu o kadar büyük olan başka bir deve
görmemiştim. Eğer taşı atmaya yeltenseydim, deve beni azı dişleriyle paramparça
ederdi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: "Onun gördüğü
Cebrail (as)'dı. Bana yaklaşsaydı, Cebrail (as) onu tutup bir tarafa
fırlatacaktı."52
Allah'ın inayeti (koruması) altındaki
kutlu Peygamberimiz (sav), pek çok tuzakla karşı karşıya kalmasına rağmen her
defasında Allah'ın vaadinin gerçekleştiğini görmüş, zor gibi görünen olayları
Rabbimiz'in yarattığına ve O'nun her olayı en hayırlı şekilde
sonuçlandıracağına iman etmiştir. Kendisi hiçbir zarara uğramadan tebliğine ve
mücadelesine devam etmiş, her zaman Rabbimiz'e güvenip dayanmıştır. Peygamber
Efendimiz (sav)'in derin tevekkülünün sonucunda Allah kendisini hep başarılı ve
güçlü kılmıştır.
Allah'ın Peygamberimiz (sav)'i korumak
için mağarada hazırladığı mucizeler
İslami ve tarihi kaynaklarda yer alan
bilgilere göre, Resulullah (sav), evini peygamberliğinin 14. yılının 27. Safer
gecesi terk etti ve Hz. Ebubekir'in evine geldi. Daha sonra Hz. Ebubekir ile
birlikte Mekke'yi terk ettiler. Peygamberimiz (sav) müşriklerin kendisini ilk
anda arayacakları yerin kuzeye doğru devam eden asıl Medine yolu olacağını
biliyordu. Bu sebeple tamamen ters yönde bir yol tercih etti. Bu yol, Mekke'nin
güneyindeki Yemen yolu idi. Bu yolda yaklaşık
Bu arada Kureyşliler Peygamberimiz
(sav)'i bulabilmek için bütün yolları kestiler ve silahlı adamlarla kontrol
altına aldılar. Yayalar, süvariler ve iz sürücüler bölgeyi detaylı olarak
taramaya başladılar. Dağlara, vadilere ve yokuşlara yayıldılar. Peygamberimiz
(sav)'i arayan iz sürücüler mağaranın ağzına kadar geldiler. Peygamberimiz Hz.
Muhammed (sav) bu anda da Allah'a tam bir tevekkül içerisindeydi. Rabbimiz
Kuran'da şöyle bildirmiştir:
Siz O'na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O'na yardım
etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O'nu (Mekke'den) çıkarmışlardı;
ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: "Hüzne kapılma,
elbette Allah bizimle beraberdir." Böylece Allah O'na 'huzur ve güvenlik
duygusunu' indirmişti, O'nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar
edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı… (Tevbe Suresi, 40)
Peygamberimiz (sav) Allah'ın ayetinde de
bildirdiği gibi, Allah'a gönülden teslim olmuştur ve kaderine tam bir tevekkül
içindedir. Rabbimiz de, Peygamber Efendimiz (sav)'in güzel ahlakına ve
tevekkülüne karşılık onu yardımıyla desteklemiş, onun bedenine sağlık, güç,
kalbine de huzur ve güven duygusu vermiştir.
Kimi insanlar böyle büyük bir zorluk
ortamını, çok yüzeysel bir anlayışla ve o anın heyecanını hissetmeden
değerlendirebilirler. Çünkü kendisi tehlikenin hedefi olmayan bir kişi bu ruh
halini bilemez. Örneğin inkarcı düşmanları kendisini ararlarken bir mağarada
hayati tehlike altında gizlenen Peygamberimiz (sav)'in dikkat ve teyakkuzu
yaşanmadan bilinmez. Tüm iman edenlerin bu şartları çok detaylı olarak
düşünmeleri, Peygamberimiz (sav)'in üstün fedakarlığını, sabrını ve dirayetini
gereği gibi takdir edebilmeleri son derece önemlidir.
Fakat Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca
pek çok olayda olduğu gibi bunda da Allah'ın dilemesiyle mucizevi şekilde
kurtulmuştur. Rivayetlere göre müşrikler takip sonucunda ulaştıkları mağaranın
girişinde örümceğin ağ ördüğünü ve güvercinlerin de yuva yapıp yumurta
bıraktıklarını gördüklerinde içeride kimsenin bulunmadığını düşünerek geri
dönmüşlerdir. Gerçekten de bu şartlar düşünüldüğünde, mağaranın girişindeki
örümcek ağının bozulmamış olması, içeride kimsenin olmadığına bir alamet olarak
görülebilir. Çünkü mağaradan içeri girilmiş olsa bu ağ bozulmuş olacak ve örümcek
de ağ örmeye devam etmeyecektir. Öte yandan güvercinin orada bulunması için de
aynı durum geçerlidir. Kuşkusuz bu durum herşeye hakim ve kadir olan Allah'ın
bir mucizesidir. Örümceğe mağaranın girişine ağ ördüren, güvercini orada sakin
bir şekilde yerleştiren Allah'tır. Peygamberimiz (sav)'e ve mağarada beraber
bulunduğu arkadaşına hiçbir şey olmaması, Allah'ın kendisini görünmeyen
ordularla desteklemesi, kalbine güvenlik ve huzur duygusunu indirmesi elbette
büyük mucizelerdir.
Tefsirlerde, Hz. Muhammed (sav)'in
emrine verilen orduların melekler ordusu olduğu belirtilmiştir.54
Nitekim Tevbe Suresi'nin 40. ayetinin son bölümünde Allah "…O'na 'huzur
ve güvenlik duygusunu' indirmişti, O'nu sizin görmediğiniz ordularla
desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı.
Oysa Allah'ın kelimesi, Yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet
sahibidir." buyurarak bu gerçeği bizlere bildirir. Celaleyn
tefsirinde, bu ayette bildirilen mucizevi olaylar şöyle tefsir edilmiştir:
Eğer siz ona yani Hz. Peygamber (sav)'e yardım etmezseniz
vaktiyle Allah ona yardım etti. Küfredenler onu Mekke'den çıkardıkları vakit,
yani müşrikler Darunnedve'de toplanıp katlini yahut hapsini ya da sürgün
edilmesini istediklerinde onu Mekke'den çıkmak zorunda bıraktıkları vakit
ikinin ikincisi idi. Yani iki kişiden biri idi. Diğeri de Hz. Ebu Bekir idi.
Burada ifade edilmek istenen mana şudur: Bu zor durumda Rasulü'ne yardım elini
uzatan Allah, başka durumlarda da onu yardımsız bırakmaz. O vakit onlar Sevr
dağında bulunan mağarada idiler. O vakit Peygamber (sav) müşriklerin ayaklarını
görüp endişeye kapılan ve Hz. Peygamber (sav)'e: "Onlardan biri
ayaklarının altından bakacak olsa, şüphesiz bizi görecek" diyen
arkadaşına: Yani Hz. Ebu Bekir'e "Üzülme! Çünkü Allah yardımıyla bizimle
beraberdir." diyordu. Nihayet Allah onun bir görüşe göre Hz. Peygamber
(sav)'in bir görüşe göre de Hz. Ebu Bekir'in üzerine huzur ve sükunetini
rahatlığını indirdi. Ve onu Yani Hz. Peygamber (sav)'i görmediğiniz askerlerle
yani mağarada ve savaş meydanlarında bir takım melaike (melekler) ordularıyla
kuvvetlendirdi. Böylece küfredenlerin kelimesini yani şirk davasını en alçak
yani mağlub, Allah'ın kelimesini yani Kelime-i Şehadeti ise en yüksek yani üste
çıkan ve galip yaptı. Allah mülkünde güçlüdür. Bütün işlerinde hikmet
sahibidir.55
Rabbimiz Peygamberimiz (sav)'e çok
sayıda mucizevi olayla yardım etmiş, kendisini meleklerle desteklemiş, kalbine
huzur vermiş ve iman etmeyenlerin -o kadar çok sayıda, her taraftan kuşatmış
olmalarına rağmen- ona zarar vermelerini engellemiştir. Esirgeyen, koruyan,
gözeten Allah, yardım edenlerin en hayırlısı ve tüm gücün tek sahibidir.
Peygamber Efendimiz (sav) de her işinde
Allah'ın yardımıyla başarıya ulaşmıştır. Allah Peygamberimiz (sav)'e olan yardımını
ayetlerde şöyle haber vermiştir:
Onlar, seni aldatmak isterlerse,
şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi. (Enfal
Suresi, 62)
…Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya
kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü'minlerin salih
olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler. (Tahrim
Suresi, 4)
…Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım
eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, Aziz olandır. (Hac Suresi, 40)
Ve Allah, sana 'üstün ve onurlu' bir zaferle yardım etsin.
(Fetih Suresi, 3)
Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah'tan 'yardım
ve zafer (nusret)' ve yakın bir fetih. Mü'minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)
Peygamberimiz (sav)'in üstünlüğünü gereği
gibi anlamayan inkarcılar, aslında, herşeyin tek hakimi Allah'ı gereği gibi
takdir edememektedirler. Allah'ın inayeti altındaki Peygamber Efendimiz (sav)'i
mağlup edebileceklerini düşünmeleri elbette onlar için büyük gaflettir. Çünkü
onlar, sonu baştan belli, onların yenilgisiyle neticelenecek bir mücadelenin
içine girmişlerdir. Allah bir ayette şöyle buyurur:
Allah, yazmıştır: "Andolsun, Ben galip geleceğim ve
elçilerim de." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün
olandır. (Mücadele Suresi, 21)
Allah bir başka ayette ise,
Peygamberimiz (sav)'e kimsenin zarar veremeyeceğini, Allah'ın, Cibril'in,
meleklerin ve salih müminlerin onun dostu, yardımcısı, destekçisi olduğunu
şöyle haber vermektedir:
Eğer sizler Allah'a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü
kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya
kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü'minlerin salih
olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler. (Tahrim Suresi,
4)
Rabbimiz'in Peygamberimiz (sav)'i
meleklerle koruyup desteklemesi
Kuran ahlakı Müslümanların savaştan ve
her türlü çatışmadan kaçınmalarını, anlaşmazlıkları görüşme ve müzakerelerle
gidermelerini, uzlaşmacı olmalarını gerektirir. Savaş, Kuran'a göre sadece
zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar
içinde yürütülecek bir "istenmeyen zorunluluk"tur. Müminler yaşanan
sorunlarda hep barışı ve uzlaşmayı tercih etmekle, ancak karşı taraftan bir
saldırı gelmesi durumunda kendilerini savunmak amaçlı savaşmakla yükümlüdürler.
Bir ayette, yeryüzünde savaşları
çıkaranların bozguncular olduğu, Allah'ın ise bozguncuları sevmediği şöyle
açıklanır:
... Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse
Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise
bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in
hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı
olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.
Kuran'ın Peygamberimiz (sav)'e vahyi tam
23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke'deki putperest düzenin
içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok
Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve
malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen
Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep
barışa çağırdılar. Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya
vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib
(sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular.
Ancak savaşın zorunlu olduğu hallerde
de, Rabbimiz Peygamberimiz (sav)'i çeşitli mucizeleriyle destekledi. Bu
mucizelerden biri Rabbimiz'in, meleklerini Peygamberimiz (sav)'in ve salih
müminlerin yardımına göndermesidir.
Bir Kuran ayetinde, Müslümanlar güçsüz
durumda görünmelerine rağmen, Rabbimiz'in onlara nasıl zafer ve başarı nasip
ettiği, bunun müminlerin şükretmesi gereken bir nimet olduğu şu şekilde haber
verilir:
Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir'de yardımıyla
zafer verdi. Şu halde Allah'tan sakının, O'na şükredebilesiniz. (Al-i İmran
Suresi, 123)
Salih Müslümanlar sayıca müşriklerden
çok az olmalarına rağmen çok büyük bir cesaret ve kararlılıkla Peygamberimiz
(sav)'in arkasında savaşa girmişler ve Allah'ın desteğiyle mucizevi şekilde
büyük zaferler kazanmışlardır. Kuran ayetlerinde Allah'ın meleklerle müminleri
desteklediği ve Peygamber Efendimiz (sav)'in savaşta müminleri meleklerin
yardımıyla müjdelediği şöyle haber verilir:
Sen mü'minlere: "Rabbinizin size meleklerden indirilmiş
üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?" diyordun.
Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden
üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle
yardım ulaştıracaktır.
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve
kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve zafer' (nusret) ancak
üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah'ın Katındandır.
(Ki bununla) İnkar edenlerin önde gelenlerinden bir kısmını
kessin (helak etsin) ya da 'umutları suya düşmüşler olarak onları' tepesi aşağı
getirsin de geri dönüp gitsinler.' (Al-i İmran Suresi, 124-127)
Allah, ayetlerde de buyurduğu gibi,
meleklerin yardımını, inananlara bir müjde ve kalplere tatmin vesilesi olarak
göndermiştir. Yoksa kuşkusuz Allah hiçbir sebebe ihtiyacı olmayandır. Dilediği
takdirde iman etmeyenleri üzerlerine gönderdiği tek bir azap ile bozguna
uğratır. Dilerse onları ve ordularını saniyeler, dakikalar içinde yerin dibine
geçirir. Nitekim Kuran'da pek çok inkarcı kavmin hiç ummadıkları bir anda, ya
tek bir ses, ya bir kasırga, ya da başka bir felaketle aniden helak oldukları,
ya da altı üstüne gelecek şekilde yerin altına gömüldükleri bildirilmiştir.
Allah elbette tüm bunlara güç yetirendir. Rabbimiz'in böyle şanlı ve mucizevi
zaferler vermesi ise, Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki müminler için büyük
bir müjde olmuştur. Savaşta olan mucizeler ve Müslümanların cesareti pek çok
tefsir alimi tarafından da anlatılmıştır. Büyük alim Ömer Nasuhi Bilmen,
Müslümanların savaşları sırasında meydana gelen mucizeleri ve salih müminlerin
cesaretini şöyle aktarmaktadır:
İslam ordusu Kureyş müşrikleri ile savaşı göze alarak Bedir
kariyesine (zorlu alan) doğru yürüdü. Resulü Ekrem Efendimiz vuku bulacak
savaşta düşmanlardan öldürülecek şahısların maktellerini (öldürüldükleri
yerler) eshabına (yakınlarına) gösterdi, bilahara (sonra) da öyle vuku buldu
(sonuçlandı), bu bir mucize idi. Nihayet Kureyş ordusu da gelip Bedir suyunu
zaptetmiş bulundu. Fakat ertesi gün yağmur yağdı, Eshab-ı Kiram (sahabeler) bol
bol suya kavuştular, bu yüzden olan sıkıntıları giderildi. Sonra meydan-ı harbe
atıldılar, düşman kuvvetleri Müslümanların kuvvetlerinin üç mislinden ziyade
(fazla) idi, yine de korkuyorlardı, savaş başladı. Müslümanlar, cihadın,
şehadetin manevi kıymetini takdir ettikleri için biperva (korkusuz), kemali
neş'e (tam bir neşe) ile cihada atılmışlardı. Bu esnada Hazreti Ömer'in
azatlısı (hür bırakılmış) olan "Mehca" şehit düştü. Resuli Ekrem
Efendimiz "Mehca seyyidüşşüheda"dır (şehitlerin efendisi) diye
buyurdu.56
Resulü Ekrem Efendimiz, "Yarab! Bana vaat buyurduğun
nusreti (zaferi) ihsan et" diye dua etmiş ve hafifçe bir uykuya dalmış ve
hemen tebessüm ederek uyanmış, yanı başında bulunan Hazreti Ebu Bekir'e
hitaben: Müjde ya Ebu Bekir! İşte Cibrili Emin ile sair melaike'i kiram
(meleklerin büyük çoğunluğu) imdada geldiler, diye buyurmuştu. Sonra da zırhını
giymiş ve çadırından dışarı çıkmıştı. Zaten adetleri fazla olan düşman ordusuna
bazı Ürbanın da katılacağı şayi (duyulmuş) olmakla bundan bazı İslam
mücahitleri endişeye düştüler. Bunun üzerine taraf-ı İlahi'den (Yüce Allah'ın
Katından) melekler vasıtasıyla ehl-i İslam'a (Müslümanlara) yardım olunacağı
tebşir edildi (müjdelendi). Rivayete nazaran (göre) o esnada gayet şiddetli bir
rüzgar çıkıp göz gözü görmez olmuştu. Bu hal ise Hazreti Cibril ile sair (pek
çoğu) meleklerin meydanı harbe gelmelerine bir nişane (işaret) imiş. O melekler
ablak (beyaz) atlara binmiş, beyaz ve sarı insanlar suretinde görünmüşler ve
Bedir harbine bilfiil iştirak (fiilen katılmışlardır) etmişlerdir.
Bu Bedir gazvesinde (seferinde) Müslümanlara evvela bin,
sonra iki bin, daha sonra da iki bin melek imdada gelmişlerdir ki, mecmuu
(toplamı), ayeti kerimede görüldüğü vechile (kadarıyla) beş bindir.57
Allah'ın melekleri, Peygamberimiz
(sav)'in ve beraberindeki inananların yardımına vermesi başka ayetlerde şöyle
haber verilmektedir:
Siz Rabbiniz'den yardım taleb ediyordunuz, O da:
"Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim"
diye cevap vermişti.
Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalplerinizin tatmin
bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah'ın Katından başkasında nusret (zafer ve
yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet
sahibidir.
Hani Kendisi'nden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama
bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini
gidermek, kalplerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve
bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su
indiriyordu. (Enfal Suresi, 9-11)
İmam Sabuni'nin tefsirinde ise
meleklerin yardımı şöyle tarif edilir:
Allah, "peşpeşe gelen bin melekle size yardım
edeceğim" diyerek duasını kabul ettiğini bildirdi. Tefsirciler şöyle der:
Hadiste bildirildiğine göre Cebrail beşyüz melek indirdi ve onlarla ordunun sağ
kanadında savaştı. Mikail de beşyüz melek indirdi. Onlar da ordunun sol
kanadında savaştı. Meleklerin, Bedir dışında herhangi savaşta savaştığı tesbit
olunmamıştır. Diğer savaşlarda melekler, Müslümanların sayısını çok göstermek
için inerlerdi, savaşmazlardı.
Allah'ın meleklerle size yardım etmesi, sadece size zaferi
müjdelemek içindir. Bir de bu zaferle ruhlarınız sükunet bulsun diye yardım
etti. Gerçekte zafer ancak, Yüce Allah'ın Katındandır. O'nun yardımına güvenin.
Kendi kuvvetinize ve silahınıza güvenmeyin. Şüphesiz Allah galiptir, mağlup
edilemez; hikmeti neyi gerektiriyorsa onu yapar.
Hatırlayın ki, Allah Kendi Katından bir güven olarak sizin
uykunuzu getiriyordu. Bu, Rasulullah (sav)'in bir mucizesidir. Çünkü korku
anında herkesi bir uyku basmıştı. Hz. Ali şöyle der: Bedir günü bizde
Mikdat'tan başka at yoktu. Rasulullah (sav)'dan başka hepimizi uyur gördüm. İbn
Kesir şöyle der: Mü'minlerin kalplerinin Allah'ın yardımı ile yatışıp emniyet
içinde olmaları için, savaşın en şiddetli anında uyur gibi olmuşlardı.
Üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu. Bu da, Allah'ın saydığı başka bir
nimettir. Olay şudur: Bedir savaşında Müslümanlar susuz kaldılar. Bunun üzerine
Allah onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdı ki, vadilerden su aktı.58
Allah'ın Peygamberimiz (sav)'in yanında
mücadelelere katılan müminlerin kalplerini uzlaştırması da ayrı bir mucizedir.
Farklı farklı kavimlerden, şehirlerden, topluluklardan, hatta birbirine düşman
kabilelerden insanların aynı amaç uğruna, Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için
birarada hareket etmeleri Allah'ın dilemesiyle gerçekleşmiştir. Allah, pek çok
ayette Peygamberimiz (sav)'i yardımıyla ve samimi müminlerin desteğiyle
müjdelemiştir:
Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter.
O, seni yardımıyla ve mü'minlerle destekledi.
Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin
tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah,
aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve
hikmet sahibidir.
Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü'minlere Allah yeter.
(Enfal Suresi, 62-64)
Allah'ın yardım ettiği Peygamberimiz
(sav) ve müminler, ne kadar zayıf durumda olsalar da başarılı olmuşlar, sayıca
fazla olan iman etmeyenlerin orduları karşısında galip gelmişlerdir. Mekkeli
müşrikler, sahip oldukları teknik imkanlara ve kalabalık insan sayısına rağmen,
görünüşte kesin galip gelmeleri gerekirken Allah'tan bir mucize olarak bozguna
uğramışlardır.
Allah müminlere savaşlarda bir mucize
daha yaşatmış, sabreden bir kişinin on kişiyi mağlup edeceğini müjdelemiştir:
Ey Peygamber, mü'minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et.
Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub
edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini
yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.
Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za'f
olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü
bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah'ın izniyle (onların) iki
binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 65-66)
Allah bir başka ayette de Peygamberimiz
(sav)'e ve müminlere yardım olarak görünmeyen ordularını indirdiğini ve onlarla
inkarcı müşrikleri azablandırdığını haber vermektedir.
(Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü'minlerin üzerine 'güven
duygusu ve huzur' indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkar
edenleri azablandırdı. Bu, inkarcıların cezasıdır. (Tevbe Suresi, 26)
Allah Peygamber Efendimiz (sav)'e ve
müminlere mucizelerle yardım ederken, inananlara yaptıkları zulüm ve
eziyetlerden dolayı müşriklere de görülmemiş bir karşılık vermiştir. Müşrikler
hiç ummadıkları şekilde Müslümanlara mağlup olmuşlardır.
İbn Kesir'in tefsirinde savaş zamanında
yaşananlar şöyle rivayet edilir:
Ebu Hüreyre'den rivayet edildiğine göre, Allah Rasulü (sav):
"Korku ile yardım olundum ve bana cevami'ul-Kerim (kerim olan şeylerin
toplamı) verildi" buyurmuştur. Bu sebepledir ki Allah Teala:
"Bilahere Allah; Rasulü ile müminlerin üzerine sükuneti indirmişti. Görmediğiniz
orduları da indirmişti. Ve kafirleri azaba uğratmıştı. Kafirlerin cezası
buydu." buyurmuştur.59
Diğer bir tefsirde, iman edenler
sabrettikleri takdirde, iman etmeyenlerin hile ve tuzaklarının boşa çıkacağı
ise şöyle açıklanmıştır:
Yüce Allah bizim dışımızdakilerin sırdaş edinilmesini
yasakladıktan ve bunun sebeplerini beyan ettikten sonra, biz mümin kullarına,
muttaki olup sabretmemiz halinde kafirlerin hile ve tuzaklarını boşa
çıkaracağını vaat ediyor ve; birisi Uhud gününde öteki de Bedir gününde olmak
üzere mümin kullarını veli edindiği iki durumu bizlere misal gösteriyor. Bu iki
günde Yüce Allah müminlerin sabırları ve takvaları sebebiyle düşmanlarının
tuzaklarını, hilelerini boşa çıkarmıştır. Yüce Allah'ın müminleri veli edindiğine,
düşmanlarının da hile ve tuzaklarını –sabredip takva sahibi olmaları halinde–
boşa çıkardığına iki örnek olarak bu iki olayın verilmiş olduğunun delili,
bundan önceki ayet-i kerimede sabır ve takvanın zikredilmiş olmasıdır:
"Sabreder ve sakınırsanız onların hilesi size hiçbir zarar veremez."60
İnkar edenlerin az
görünen orduları
Allah'tan bir mucize olarak, savaşlarda
galip gelenler sayıca üstün olanlar değil, müminler olmuştur. Peygamberimiz
(sav) beraberindeki müminlerle, Allah'ın verdiği akıl, feraset, basiret, güzel
ahlak gibi nimetlerle daima inkar içindeki insanlara karşı başarı elde
etmiştir. Ayrıca Allah, kimi zaman müminleri, iman etmeyenlerin gözünde sayıca
ve kuvvetçe çok gösterdiğini ve bunun inkarcılarda yılgınlığa ve korkuya neden
olduğunu da bildirmiştir. Allah bir ayette Peygamberimiz (sav) döneminde
gerçekleşen bu mucizeyi şöyle bildirir:
Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir
ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise
kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı.
İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri
için gerçekten bir ibret vardır. (Al-i İmran Suresi, 13)
Celaleyn tefisirinde, Al-i İmran
Suresi'ndeki bu ayet şu şekilde açıklanmaktadır:
Şüphe yok ki sizin için savaş için Bedir'de karşılaşan iki
fırkada bir ayet, ibret vardır. Bir fırka Allah yolunda, O'na itaatte
savaşıyordu. Onlar Hz. Peygamber (sav) ve arkadaşları olup 313 kişiydiler ve
onlarla beraber iki at, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Ve çoğu da yaya idiler.
Diğeri kafir idi. Onları, kafirleri kendilerinin yani (Müslümanlar)
kendilerinin iki misli olarak kendilerinden daha çok olarak –ki kafirler 1000
kişi kadar idiler- göz görmesiyle, yani zahiri (dış) olan bir görmekle
görüyorlardı. Ve Allah da Müslümanlara, az olmalarıyla beraber yardım etti. Allahu
Teala ise, ona yardım etmeyi dilediği kimseyi yardımıyla te'yid eder, takviye
eder. Şüphe yok ki bu zikir edilen şeyde basiret sahipleri için bir ibret vardır.
Artık bununla ibret almayacak ve iman etmeyecek misiniz?61
İbn Kesir tefsirinde ise aynı ayet şöyle
açıklanmıştır:
"Onlar, öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını
gözleriyle görüyorlardı." ayeti hakkında bazı alimler –İbn Cerir'in
anlattığına göre- diyorlar ki: Müşrikler Bedr günü Müslümanların sayıca
kendilerinin iki katı olduğunu görüyordu ki Cenab-ı Hak –onlara göre- bunu,
Müslümanların müşriklere galib gelmelerinin sebebi kılmıştır. Şüphe yok ki
burada bir tek yönden işkil (şüphe) vardır. Şöyle ki: Müşrikler o gün harbden
önce Müslümanların sayısını tahmin için Ömer İbn Sa'd'ı göndermişler o da dönüp
yaklaşık olarak 300 kişi olduklarını bildirmişti. Ki gerçekten Müslümanlar 310
şu kadar kişiydiler. Ama muharabe başlayınca Allah Müslümanlara meleklerden
1000'ini yardımcı göndermiştir.62
Kuran'ın pek çok ayetinde Allah'ın,
korkup sakınan kullarına en zor ve sıkıntılı gibi görünen zamanlarda yardımını
ulaştırdığı, hiçbir çözümün gözükmediği durumlarda bile muhakkak bir çıkış yolu
göstereceği müjdelenmektedir:
…Kim Allah'tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu
gösterir;
Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de
Allah'a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine
getirip-gerçekleştirendir... (Talak Suresi, 2-3)
Allah Kuran'da iman etmeyenlerin,
müminleri, müminlerin de iman etmeyenleri kimi zaman gözlerinde sayıca
olduğundan az gördüklerini bildirmiştir. Bu da Kuran'da Allah'ın müminlere
yardımı ve mucizelerinden biri olarak bildirilmektedir. Allah'tan bir mucize
olarak savaş sırasında iki ordunun birbirlerini az görmesinde pek çok hikmet
vardır. Müslümanların kendilerinden sayıca çok olan müşrik ordusunu az sayıda
görmeleri onlara büyük bir güç ve moral kaynağı olmuştur. İman etmeyenlerin ise
zaten kendilerinden daha az sayıda olan Müslüman ordusunu daha da az görmeleri
onları rehavete sürükleyerek, nasıl olsa galip geleceklerini düşündürtmüş
olabilir. Hiç şüphesiz bu, Allah'ın açık bir mucizesidir. Sebepler
çerçevesinde, hiçbir ordunun sayısı olduğundan daha az görünmez. Bir ordu yüz
bin askerden oluşuyorsa, bu her yerden aynı gözükür. Kalabalık olan bir ordu,
yukarıdan da, aşağıdan da, karşıdan da bakılsa kalabalık gözükecektir.
Dolayısıyla ordu sayısının az görünmesi olağanüstü bir durumdur. Bu olayda
yaşanan mucize Allah'ın Peygamberimiz (sav)'e ve Müslümanlara yardımının
tecellilerinden biridir. Allah Enfal Suresi'ndeki ayetlerde Peygamberimiz
(sav)'e ve müminlere yaptığı yardımı şöyle haber vermektedir:
Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu; eğer sana
çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten
çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı. Çünkü O,
elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, 'olacağı olan işi
gerçekleştirmek' için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların
gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah'a döndürülür. (Enfal Suresi,
43-44)
Sabuni'nin tefsirinde, Rabbimiz'in
müminlere bu yardımı şöyle açıklanmaktadır:
Ey müminler topluluğu! Savaşta karşılaştığınız zamanı
hatırlayın. O zaman, onlara karşı cesaretiniz artsın diye Allah, düşmanlarınızı
gözünüzde az gösterdi. Sizi de onların gözüne az gösterdi ki, savaşa sizin için
bir hazırlık yapmasınlar. Bu görme, uykuda değil uyanıklık halinde idi. İbn
Mesud şöyle der: Bedir savaşında düşman bizim gözümüze o kadar az gösterildi
ki, ben bir adama: "Ne dersin, onlar yüz kadar mı?" diye sordum. Bu,
savaş başlamadan önceydi. Savaş başlayınca, Allah müminleri, kafirlerin gözüne
çok gösterdi. Kafirler şaşırıp kaldılar ve korkuya kapıldılar. Güçleri kırıldı
ve hesap etmedikleri şeyleri gördüler. Bu, Allah'ın bu savaştaki büyük
mucizelerindendir. Allah bunu böyle yaptı. Kafirlere karşı müminlere cesaret
verdi. Müminlere karşı da kafirlere cesaret verdi ki, savaş yapılsın ve Allah
Kendi ordusuna yardım etsin, batılı ve ordusunu hezimete uğratsın, üstün olan
Allah'ın kelimesi, alçak olan da kafirlerin kelimesi olsun. Bütün işler Allah'a
döner. Allah, dilediği gibi o işlerde tasarrufta bulunur. Onun verdiği hükmü
bozacak kimse yoktur. O hikmet sahibi ve Yücedir.63
İbn Kesir ise, Enfal Suresi'ndeki ayeti şöyle tefsir
etmektedir:
...
Allah Teala, her iki grubu birbirlerine karşı tahrik buyurmuş, hırsı artsın
diye birini diğeri gözünde az göstermiştir. Bu karşı karşıya gelmeleri anında
olmuştur. Harb kızışıp Allah Teala inananları peşpeşe gelen bin melekle
destekleyince, kafirler güruhu (topluluğu) iman edenler grubunu kendilerinin
iki misli görür olarak kalakaldı. Nitekim Allah Teala, bu hususta şöyle
buyurmaktadır: "Karşılaşan iki topluluğun durumlarında sizin için ibret
vardır. Biri Allah yolunda döğüşüyordu. Diğeri ise kafirdi. Onlar, öbürlerinin
kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Görebilenler için
bunda ibret vardır." (Al-i İmran, 13)64
Peygamberimiz (sav) döneminde,
Müslümanların yaşadığı mucizelerden biri de, kendilerine karşı insanlar
toplandığı halde bundan korkmamaları ve çekinmemeleridir. Ayette, inkarcıların
zarar vermek amacıyla güç sahibi pek çok insanı toplayarak, azınlık olan
Müslümanları baskı altına almaya çalıştıklarına işaret edilmektedir. Böyle zor
durumda müminler gönülden Allah'a yönelmiş, O'na tevekkül etmişlerdir. Böylece
Allah'ın koruması ve desteği sayesinde kendilerine hiçbir zarar dokunmadan
büyük nimetlerle geri dönmüşler, bolluk ve berekete kavuşmuşlardır.
Allah Kuran'da inananların içinde
bulunduğu bu mucizevi durumu şöyle bildirmektedir:
Onlar, kendilerine insanlar: "Size karşı insanlar
topla(n)dılar, artık onlardan korkun" dedikleri halde imanları artanlar
ve: "Allah bize yeter, O ne güzel vekildir" diyenlerdir.
Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir
bolluk (fazl) ve Allah'tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah'ın rızasına
uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 173-174)
Allah'a tam olarak güvenen ve her zaman
O'na teslim olan Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki müminler her zaman Kuran
ahlakına uygun yaşamışlar, yaptıkları her işte Allah'ın hoşnutluğunu
hedeflemişlerdir. Bunun karşılığında da Allah'tan güvenlik ve huzur duygusuna
kavuşmuşlar, en zor şartlarda bile büyük zenginlik ve ganimetler elde etmişler
ve güzel bir hayat yaşamışlardır.
Gaybı yalnızca üstün güç sahibi olan
Allah bilir. Geçmiş ve gelecek olan her olayın bilgisi tüm ayrıntısıyla Allah
Katındadır. Bu gerçek Kuran'da şöyle haber verilir:
Gaybın anahtarları O'nun Katındadır, O'ndan başka hiç kimse gaybı
bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak
dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere
hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)
Zamanı yaratan ve insanlara bu kavramı
öğreten Allah'tır. Allah'ın Yüce Zatı zamandan münezzehtir. Dünya üzerindeki
canlı veya cansız varlıklara ait tüm bilgiler geçmişleri ve gelecekleri ile
Rabbimiz'in Katında saklı tutulmaktadır. Evrende ve diğer tüm alemlerde meydana
gelen her olay Allah'ın bilgisi dahilinde ve kontrolü altındadır. O gizlinin
gizlisini bilir. Peygamberimiz (sav) de gayba ancak Rabbimiz'in dilediği kadar
vakıf (sahip) olabilmiş, elbette bu onun mucizelerinden biri olmuştur. Allah
Kuran'da, elçilerinden seçtiklerine Kendi Katında saklı olan gayb bilgisinden
verdiğini şöyle bildirmektedir:
O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini)
kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde
razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına
izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi, 26-27)
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de
Allah'ın kendisine gayb bilgisi verdiği, Rabbimiz Katında çok seçkin bir
elçidir. Kuran'da bildirildiği gibi, bu kişilerden biri Hz. Yusuf'tur. Hz.
Yusuf, zindanda iken, Allah'ın varlığının delillerini anlattığı iki arkadaşına
şöyle demiştir:
Dedi ki: "Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa,
ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu,
Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah'a iman etmeyen, ahireti
de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim."
(Yusuf Suresi, 37)
Bu, Allah'ın Hz. Yusuf'a verdiği bir
ilim ve mucizedir. Allah, Hz. Yusuf'a rüyaları yorumlama ilmini de vermiştir.
Hz. Yusuf -Allah'ın dilemesi ile- gelecekte olacak bazı olayları
görebilmektedir. Hz. Yusuf'a verilen ilmin bir benzeri başka peygamberlere de
verilmiştir. Kuran'da Hz. İsa'nın da Rabbimiz'in izniyle bu ilme sahip olduğu
haber verilmiştir. Ayette şu şekilde buyrulur:
İsrailoğulları'na elçi kılacak. (O, İsrailoğulları'na şöyle
diyecek:) "Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size
çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik
Allah'ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah'ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca
hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve
biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda
sizin için kesin bir ayet vardır." (Al-i İmran Suresi, 49)
Ayette de buyrulduğu gibi Hz. İsa da,
insanların neler yediklerini ya da neler saklayıp biriktirdiklerini bilecek bir
ilimle nimetlendirilmiştir. Hz. İsa'nın kendisinden sonra gelecek ismi
"Ahmet" olan bir elçiyi müjdelediği de Kuran'da haber verilmektedir.
(Saff Suresi, 6) Rabbimiz Peygamber Efendimiz (sav)'e de gayba dair pek çok
haber vermiştir. Peygamberimiz (sav) hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin
bilmediği olayları, hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah'ın
bildirmesiyle öğrenmiştir. Bir ayette Allah bu gerçeği şöyle haber verir:
Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir.
Yoksa onlar, (Yusuf'un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe
topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102)
Peygamberimiz (sav) gaybi bilgiye
kendisinden kaynaklanan bir özellik olarak sahip olmamıştır. Ancak Allah'ın
dilediği kadarıyla gaybdan kendisine verdiği haberleri çevresindekilere tebliğ
etmiştir. Herşeyi bilen Allah'ın elçisine verdiği bilgilerse geçmişte
gerçekleşmiş ya da ileride kesin olarak gerçekleşecek olaylara işaret
etmektedir. Bu da Peygamberimiz (sav)'in bildirdiği bu bilgilerin her birinin
mucize niteliğinde olduğunu göstermektedir. Ancak Allah'ın bildirmesiyle
bilinebilecek haberleri Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca çok defa insanlara
haber vermiştir. Hem geçmişle, hem içinde bulunduğu zamanla, hem de gelecekle
ilgili bilgilere vakıf olması, Rabbimiz'den gayba dair bilgiler alması da
peygamberliğinin delillerindendir. Allah'ın kendisine verdiği pek çok ilimle
birlikte Peygamberimiz (sav)'in gösterdiği tevazu ve teslimiyet ise Kuran'da
şöyle bildirilmiştir:
De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için yarardan
ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak
hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman
eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası
değilim." (Araf Suresi, 188)
Allah'ın kutlu peygamberi Hz. Muhammed (sav)
hem Kuran ayetleriyle hem de özel olarak kendisine gelen vahiy sonucu,
geçmişle, yaşadığı zamanla ve gelecekle ilgili bilgiler almıştır. Allah'ın
dilemesiyle, birçok konuda kimsenin bilemeyeceği gayb bilgisine sahip olmuştur.
Bu ilim vesilesiyle zorluk zamanlarında Müslümanları fetihle müjdelemiş, daha
pek çok müjde vererek onların şevklerini artırmıştır. Peygamberimiz (sav)'in
Müslümanlara önceden müjdesini verdiği bu olaylar birer mucize olarak ardı
ardına gerçekleşmiştir.
Peygamberimiz (sav)'in 1400 yıl önce
haber verdiği ve içinde bulunduğumuz dönem içinde gerçekleşmiş bulunan pek çok
olay da vardır. Kütüb-ü Sitte muhaddisleri Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi,
Nesei, İbn-i Mace ve daha pek çok muhaddis Peygamberimiz (sav)'den rivayet
edilen hadislerdeki gayb haberlerinin doğruluğu hakkında ittifak halindedirler.
Nitekim Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği gaybi bilgilerin tümü
gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye de devam etmekte, insanlar bu mucizelere şahit
olmaktadırlar.
Peygamberimiz (sav)'in
Mucizesi:
Gayb Bilgisi
İman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)'in kendisine vahyedilen
Kuran'ı insanlara tebliğ etmeye başlamasından itibaren bu mübarek insanı doğru
söylememekle itham etmişlerdir. Kendilerine getirdiği her bilgiye kuşkuyla
yaklaşmış, ona inanmak istememişlerdir. Oysa Peygamberimiz (sav) dürüstlüğü ve
güvenilirliği sadece yüzüne ve hayat şekline bakıldığında bile kolayca
anlaşılan bir insandır. Hayatı boyunca herkesin ittifakla "El-emin"
(güvenilir) diye nitelendirdiği ve bu hitapla çağırdığı bir insan olmasına
rağmen onun çağırdığı hak yola uymamak için yalanlarına devam etmişlerdir.
Peygamberimiz (sav)'e birbirinden zalimce pek çok iftira atan
inkarcılar, bir insanın hayatı boyunca her an doğru söylememesinin imkansız
olduğunu gözardı etmişlerdir. Bir insanın ömrünün sonuna kadar kesintisiz
olarak doğru söylememesi ve buna uygun yaşaması imkansızdır. Ayrıca Peygamber
Efendimiz (sav) gece gündüz ibadet halinde olan, çok büyük fedakarlıklar
yapmış, çok sabırlı, üstün ahlaklı, alemlere rahmet olan bir insandır.
Çevresindeki herkesten daha az uyuyan, büyük bir cesaretle her savaşa çıkan, en
ön saflarda çarpışan Peygamberimiz (sav) ölüm tehdidi altındayken de insanlara
hak olan gerçekleri anlatmaya devam etmiştir.
Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşayan ve müminlere örnek
olan her zaman Peygamberimiz (sav) olmuştur. Mübarek Peygamberimiz (sav)
insanlara infakı (sadaka) anlatmış, kendisi herşeyini infak etmiştir; canını ve
malını, Allah rızasını kazanmak için ortaya koymuştur. Sabrı, fedakarlığı,
gerçek sevgi ve dostluğu anlatmış, bu güzel ahlak özelliklerini olabilecek en
ideal şekliyle yaşamıştır. Yine insanlara merhametli olmayı, affediciliği
tavsiye etmiş, hayatı boyunca bunların da en kararlı uygulayıcısı ve savunucusu
olmuştur. iman etmeyenlerin böyle kutlu bir peygambere iftira ederken şunları
düşünmesi gerekirdi:
Bir yalanı ömür boyu hiç açık vermeden devam ettirmek insan
fıtratının (doğasının) gücünün yeteceği birşey değildir. Birbiriyle uyum içinde
binlerce ayetle çelişmeyecek şekilde yaşamak ve bütün ömrü boyunca bu ayetlere
bağlı olarak yalan söylemek de bir insan için asla mümkün değildir. Ayrıca
yalan söyleyen bir insan niçin bunları istikrarla hayatının sonuna kadar
yapsın? İnsanların ahiretlerine, hidayetlerine vesile olabilmek için kendi
hayatını niçin tehlikeye atsın? Ayrıca yalan söyleyen bir kişinin, söylediği
herşeyin böylesine büyük bir hikmet taşıması mümkün müdür? Yine her
söylediğinin edebi yönden de mükemmel olup, sayısal bazı şifreler taşıması ve
23 yıl boyunca söylediklerinin tamamının birbiri ile edebi, matematiksel,
bilimsel uyum içinde olması, her birinin hikmetli olup, insanın vicdanen
cevabını aradığı her soruya cevap vermesi, sosyal hayata dair tüm hükümleri
içermesi ve eksiksiz olması mümkün müdür? Nitekim sözünde doğru olmayan birinin
bir gün mutlaka birbirini tutmayan çelişkili ifadeler vermesi kaçınılmazdır.
Oysa Peygamberimiz (sav)'in her söylediği doğru çıkmış, bunlara Müslümanlardan
ve inkarcılardan pek çok insan şahit olmuştur.
Kuşkusuz tüm peygamberlere verilen mucizelerin her biri çok
önemlidir. Fakat Peygamberimiz (sav)'in bazı mucizelerine büyük kitlelerin
şahit olması, bu yönüyle onu diğer peygamberlerden farklı kılmaktadır. Örneğin
Hz. İsa ölen bir insanı dirilttiğinde veya bir hastayı iyileştirdiğinde sadece
orada bulunanlar bu mucizelere şahit olmuş olabilirler. Veya Hz. Musa'nın
mucizelerine de sadece Firavun, kavmi ve İsrailoğulları şahit olmuş olabilir.
(En doğrusunu Allah bilir) Peygamberimiz (sav) savaş olacağını, ardından fetih
gerçekleşeceğini söylediğinde ise, buna ve sonrasında söz konusu savaşa şahit
olan o kavmin tamamıdır. Bu mucizelere on binlerce, hatta yüz binlerce insan
şahit olmaktadır.
Bizans'ın galibiyeti
Kuran'da gelecek hakkında verilen haberlerden biri Rum
Suresi'nin hemen başındaki ayetlerde yer alır. Bu ayetlerde Bizans
İmparatorluğu'nun bir yenilgiye uğradığı, ama çok kısa bir zaman sonra tekrar
galip geleceği şöyle bildirilmiştir:
Elif,
Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. "Dünyanın en alçak yerinde". Ama onlar, yenilgilerinden
sonra yeneceklerdir. Üç ile
dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah'ındır. Ve o gün müminler
sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)
Bu ayetler, Hıristiyan olan
Bizanslıların, 613-614 yıllarında putperest bir toplum olan Persler karşısında
çok ağır bir yenilgiye uğramasından yaklaşık 7 sene sonra, MS 620 civarında
indirilmişti. Ayetlerde Bizans'ın çok yakında galip geleceği haber veriliyordu.
Oysa o sırada Bizans o kadar büyük kayıplara uğramıştı ki, değil tekrar galip
gelmesi, ayakta kalması bile imkansız görülüyordu. Persler Bizanslıları 613
yılında Antakya'da yenilgiye uğratarak; galibiyetlerini Şam, Kilikya, Tarsus,
Ermenistan ve Kudüs'ü ele geçirmeleriyle sürdürmüşlerdi. Özellikle 614 yılında
Kudüs'ün kaybedilmesi, Kutsal Mezar Kilisesi'nin tahrip edilmesi Bizanslılar
için ağır bir darbe olmuştu.65
O dönemde yalnız Persler değil, Avarlar,
Slavlar ve Lombardlar da Bizans Devleti'ne karşı büyük tehdit oluşturmaktaydı.
Avarlar İstanbul önlerine kadar gelmişlerdi. Bizans Kralı Heraklius, ordunun
masraflarını karşılayabilmek için kiliselerdeki altın ve gümüş süs eşyalarının
eritilip paraya çevrilmesini emretmişti. Hatta bunlar da yetmeyince bronzdan
heykeller bile para yapımı için eritilmeye başlanmıştı. Pek çok vali Kral
Heraklius'a isyan etmiş, İmparatorluk parçalanma noktasına gelmişti. Önceden
Bizans toprağı olan Mezopotamya, Kilikya, Suriye, Filistin, Mısır ve
Ermenistan, putperest Perslerin işgali altına girmişti.66
Kısacası, herkes Bizans'ın yok olmasını
bekliyordu. Ama tam bu dönemde, Rum Suresi'nin ilk ayetleri vahyedildi ve
Bizans'ın dokuz yıl geçmeden yeniden galip geleceği haber verildi. Arap
müşrikleri Kuran'da haber verilen bu zaferin, asla gerçekleşmeyeceğini
düşünüyorlardı. Fakat Kuran'da bildirilen tüm haberler gibi bu da hiç kuşkusuz
gerçekti. 622 yılında Heraklius Ermenistan'ı işgal edip Persleri yenerek
çeşitli zaferler kazandı.67 627 yılının Aralık ayında, Bizans ve
Pers İmparatorlukları arasında, Bağdat yakınında Dicle Nehri'nin
Rumların galibiyeti 630 yılında
İmparator Heraklius'un Pers hükümdarı II. Khosrow'u yenilgiye uğratarak,
Kudüs'ü geri alması ve Mezar Kilisesi'nin yeniden Hıristiyanların kontrolüne
girmesiyle tamamlanmış oldu.69
Böylece Allah'ın Kuran'da bildirdiği ve
Peygamberimiz (sav)'in insanlara tebliğ ettiği, "Rum'un zaferi",
ayetteki "üç ile dokuz yıl içinde" ifadesiyle dikkat çekilen
zaman aralığında, mucizevi bir şekilde gerçekleşmiş oldu.
Bu ayetlerde yer alan bir başka mucize
de, o dönemde kimsenin tespit etmesinin mümkün olmadığı coğrafi bir gerçeğin
haber verilmesidir.
Rum Suresi'nin 3. ayetinde, Rumlar'ın "Dünyanın
en alçak yerinde" yenildikleri belirtilir. Arapçası "edna
el-ard" olan bu ifade, bazı meallerde "yakın bir yer" olarak da
tercüme edilir. Ancak bu tercüme, orijinal ifadenin tam karşılığı değil, mecazi
bir yorumudur. "Edna" kelimesi Arapçada "alçak" demek olan
"deni" kelimesinden türemiştir ve "en alçak" anlamına
gelir. "Ard" ise yeryüzü demektir. Dolayısıyla "edna
el-ard" ifadesi de "yeryüzünün en alçak yeri" manasına
gelmektedir.
Bazı tefsirciler söz konusu bölgenin
Araplara yakınlığını göz önünde bulundurarak kelimenin "en yakın"
anlamını kullanmaktadırlar. Ancak kelimenin asıl anlamı, Kuran'ın indirildiği
dönemde bilinmesi mümkün olmayan çok önemli bir jeolojik gerçeğe işaret etmektedir.
Çünkü Dünyanın en alçak yerini araştırdığımızda, bu noktanın Bizanslıların
613-614 yıllarında yenilgiye uğradığı yerlerden biri olan Lut Gölü (Dead Sea)
havzası olduğunu buluruz. Bu yenilginin en ağır darbesi, daha evvel de
belirttiğimiz gibi, Hıristiyanlığın sembolü olan Lut Gölü yakınlarındaki
Kudüs'ün kaybıdır.
Lut çevresi ise deniz seviyesinden
Burada dikkat edilmesi gereken nokta,
Lut Gölü'nün rakımının, yalnızca modern çağdaki ölçümlerle tespit edilmiş
olmasıdır. Daha önce hiç kimsenin Lut Gölü'nün Dünyanın en alçak bölgesi
olduğunu bilmesi mümkün değildir. Ama bu bölge Kuran'da "yeryüzünün en
alçak yeri" olarak tanımlanmıştır. Bu bilgi, Kuran'ın Allah'ın sözü
olduğunun bir başka delilini oluşturmaktadır ve Allah'ın Peygamberimiz Hz.
Muhammed (sav)'e nasip ettiği çok büyük bir mucizedir.
Mekke'nin fethi
Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu
doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı
tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat
Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih
(nasib) kıldı. (Fetih Suresi, 27)
Peygamber Efendimiz (sav), Medine'de
iken gördüğü bir rüyasında, müminlerin güven içinde Mescid-i Haram'a
girdiklerini ve Kabe'yi tavaf ettiklerini görmüş ve müminleri bu haberle
müjdelemişti. Çünkü, Mekke'den Medine'ye hicret eden müminler, o zamandan beri
Mekke'ye gidemiyorlardı.
Allah, Peygamberimiz (sav)'e Katından
bir yardım ve destek olarak Fetih Suresi'nin 27. ayetini vahyetmiş ve rüyasının
doğru olduğunu, eğer Allah dilerse müminlerin Mekke'ye girebileceklerini
bildirmiştir. Gerçekten de, bir süre sonra, önce Hudeybiye Barışı ve ardından
gelen Mekke'nin fethiyle, Müslümanlar aynı ayette bildirildiği gibi güven
içinde Mescid-i Haram'a girmişlerdir. Böylece Allah, Peygamber Efendimiz
(sav)'e ilham ettiği müjdenin gerçek olduğunu göstermiştir.
Buhari, Mekke'nin fethi ile ilgili
olarak İbn-i Abbas'tan şöyle rivayet etmektedir:
İbnu Abbas: "Herhalde o Kuran'ı (tilavetini
-okumasını, tebliğini ve mucibince –gerektiği gibi- amel etmeni) senin üzerine
farz kılan (Allah), seni (yine) dönülecek yere döndürecektir..."
(Kasas Suresi, 85) mealindeki ayette ifade edilen döndürülecek yerden maksadın Mekke
olduğunu söylerdi."71
Ancak burada dikkat edilmesi gereken
önemli bir husus vardır. Fetih Suresi'nin 27. ayetine dikkat edilirse,
Mekke'nin fethinden önce gerçekleşecek bir başka fetihten daha söz edildiği görülecektir.
Nitekim ayette haber verildiği gibi Müslümanlar, önce Yahudilerin elinde
bulunan Hayber Kalesi'ni fethetmişler, daha sonra da Mekke'yi fethetmişlerdir.72
Ünlü Celaleyn tefsirinde, Fetih Suresi'nin 27. ayeti şöyle açıklanmaktadır:
Yemin olsun ki Allah, Peygamberine o rüyayı doğru gösterdi.
Rasulullah (sav) Hudeybiye senesinde sefere çıkmazdan evvel rüyasında kendisini
de, ashabını da emniyet içinde, başlarını traş ederek Mekke'ye girer görmüş,
bunu ashabına haber vermişti. Onlar da sevinmişlerdi. Vakta ki
maiyyetindekilerle (beraberindekilerle) birlikte çıktılar. Kafirler,
kendilerini "Hudeybiye"de men edip döndüklerinde bu onlara çok ağır
geldi. Bazı münafıklar ise şüpheye düştüler. Bu ayet o zaman inmiştir.
"Yemin olsun ki inşaAllah Mescid-i Haram'a emniyet içinde başlarınızın
saçlarının tümünü kazıtarak, (kiminiz) bir kısmını kısaltarak, asla korkusuzca
gireceksiniz. Fakat Allah sulh konusunda fayda yönünden sizin bilmediğiniz
şeyleri bildi de ondan önce yani Mekke'ye girmeden önce yakın bir fetih
yaptı." Bu da Hayber'in fethi idi. Ve rüya ertesi sene tahakkuk etti
(gerçekleşti).73
Peygamberimiz (sav) Hicret'in 8. yılında
Mekke'ye girerek bu şehri fethetmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) müminlere bu
müjdeleri verdiğinde, mevcut durum bu yönde değildir. Hatta, koşullar tam
aksini göstermekte, müşrikler müminleri kesinlikle Mekke'ye sokmamakta kararlı
görünmektedirler. Bu ise, kalbinde hastalık olanların, Peygamber Efendimiz
(sav)'in söylediklerine şüphe ile bakmalarına neden olmuştur. Ancak Peygamberimiz
(sav) Allah'a güvenerek, insanların ne diyeceklerini hiç önemsemeden, Allah'ın
kendisine bildirdiğine iman etmiş ve bunu insanlara açıklamıştır. Rabbimiz'in
Peygamberimiz (sav)'e haber verdiği bu gayb haberinin gerçekleşmiş olması,
milyonlarca insanın şahit olduğu çok büyük bir mucizedir.
Peygamberimiz (sav)'in
haber verdiği
diğer gayb bilgileri
Mısır'ın Fethi
Sizler Mısır'ı fethedeceksiniz. Orası (paraya) "kirat" denilen yerdir. Oranın halkına
hayır tavsiye edin. Onların bir zimmet, bir de rahim (hakkı) vardır.74
Peygamber Efendimiz (sav) bu hadis-i
şeriflerinde Mısır'ın fethedileceğini müjdelemektedir. Peygamberimiz (sav) bu
müjdeyi verdiği sırada Mısır, Romalıların hakimiyeti altındaydı. Ayrıca,
Müslümanların henüz çok büyük bir gücü bulunmamaktaydı. Ancak, Peygamber
Efendimiz (sav)'in, bu sözleri gerçek olmuş, kendisinin vefatından çok zaman
geçmeden, Hz. Ömer (ra)'in halifeliği sırasında, M.S. 641 yılında, Amr bin As
komutasındaki Müslümanlar tarafından Mısır fethedilmiştir.75 Bu
olay, Peygamber Efendimiz (sav)'in gerçekleşen gayb haberlerinden biridir.
Roma ve İran Topraklarının Fethi
Kisra ölünce, ondan başka Kisra yoktur. Kayser de öldü mü
ondan sonra bir Kayser yoktur. Nefsimi
kudret altında tutan Zat-ı Zülcelal'e yemin olsun, siz her ikisinin de
hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız.76
Bu hadis-i şerifte geçen
"Kisra" kelimesi, geçmişte İran kralları için kullanılan bir isimdir.
Kayser sıfatı ise, Roma İmparatoru için kullanılmaktaydı. Peygamber Efendimiz
(sav) hadis-i şerifinde, bu her iki kralın sahip olduğu hazinenin Müslümanlara
kalacağını müjdelemiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken husus,
Peygamberimiz (sav)'in bu haberi müjdelediği dönemde Müslümanların askeri,
ekonomik ve siyasi açıdan, henüz böyle büyük bir fetih yapmaya güçlerinin
bulunmamasıdır. Ayrıca bu dönemde, İran ve Bizans İmparatorlukları da, en güçlü
devletlerdi. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz (sav), bu iki fethi haber
verdiğinde, siyasi ve askeri koşullar görünürde buna uygun değildi. Ancak,
Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği bu olaylar aynen gerçekleşmiştir.
Hz. Ömer zamanında İran fethedilmiş ve bu fetihle birlikte Kisraların saltanatı
son bulmuştur.77
veO dönemin Kayser'i olan Heraklius'un 641
yılında ölümünden önce hazinelerinin Müslümanlara kalması
Müslümanların, Raşid Halifeler döneminde Bizans Roma İmparatorluğu'na ait çok
önemli merkezleri fethetmeleri ile başlamıştır. Hz. Ebu Bekir döneminden
başlayarak, Kayser'in yönetimi altındaki Ürdün, Filistin, Şam, Kudüs, Suriye,
Mısır gibi önemli merkezlerin tamamı fethedilmiştir. İstanbul'un, 1453 yılında
Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ve Roma
İmparatorluğunun yıkılmasını takiben Kayser ünvanı da tarihe gömülmüştür.78
Böylece, Peygamberimiz (sav)'in döneminde siyasi ve ekonomik açıdan imkansız
gibi görünen bu önemli fetihler, Allah'ın Hz. Muhammed (sav)'e verdiği birer
mucize olarak gerçekleşmiştir.
Peygamberimiz (sav)'in
İran Kisrası'nın
ölümünü haber vermesi
Peygeamber Efendimiz (sav), yaşamı
boyunca pek çok hükümdar ve idareciye, elçiler ve mektuplar aracılığıyla tebliğ
yapmış, onları hak ve doğru olana uymaya davet etmiştir. Tarih kaynaklarında
yer aldığı gibi bazıları Peygamberimiz (sav)'in bu davetine hemen icabet
ederken, bazıları da inkarlarında direnmişler, müşriklerle, münafıklarla ve
diğer kafirlerle iş birliğine girişmişlerdir. Peygamberimiz (sav)'in İslam'a
davet ettiği hükümdarlardan biri de dönemin İran Kisrası Perviz İbn-i
Hürmüz'dür. Hz. Muhammed (sav), Abdullah bin Huzayfe'yi ona elçi olarak
göndermiştir. Ancak İbn-i Hürmüz, Peygamberimiz (sav)'in tebliğinden
yüzçevirmiş ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tutum sergilemiştir. Peygamber
Efendimiz (sav)'e iki elçi gönderip, Müslümanların kendisine teslim olmalarını
söylemiştir. Peygamber Efendimiz (sav) ise bu iki elçiyi önce İslamiyet'e davet
etmiştir. Daha sonra ise, iki elçiyi ertesi gün kendilerine kararını bildirmek
üzere huzurundan çıkarmıştır.79 Ertesi gün Peygamber Efendimiz (sav)
elçilere, Allah'ın kendisine bildirdiği şu haberi iletmiştir:
Yüce Allah Kisra'ya oğlu Şireveyh'i musallat kıldı. Şireveyh,
onu şu ayda, şu gecede ve gecenin de şu saatinde öldürdü!80
Peygamber Efendimiz (sav) ayrıca onlara
hitaben şöyle demiştir:
Bazan'a (Kisra'nın aracı olarak elçi göndermesini emrettiği
vali) deyiniz ki: Benim dinim ve hakimiyetim, Kisra'nın mülk ve sanatının
ulaştığı yere kadar ulaşacaktır. Yine ona deyiniz ki: Eğer sen Müslüman
olursan, şu anda idare etmekte olduğun yerleri sana vereceğim, seni Ebnalardan
(Güney Arabistan'a yerleşen İranlılar) meydana gelen kavme hükümdar yapacağım.81
Bunun üzerine elçiler Yemen'e dönerek
Peygamberimiz (sav)'in tebliğini Vali Bazan'a aktardılar. Duyduklarından son
derece etkilenen Bazan, bunu "Bu hükümdar sözü değildir. Öyle sanıyorum
ki bu şahıs, dediği gibi bir peygamberdir"82 sözleriyle
ifade etti. Sonra da adamlarına "Onu nasıl buldunuz?" diye
sordu. Peygamberimiz (sav)'in heybetinden son derece etkilenen elçiler, "Biz,
ondan daha heybetli, hiçbir şeyden korkmayan ve muhafızsız bulunan bir hükümdar
görmedik. Mütevazi ve yaya olarak halk arasında yürüyordu" dediler.
Bazan, bir süre bekleyip Peygamber
Efendimiz (sav)'in Kisra hakkında söylediklerinin doğru çıkıp çıkmayacağını
görmek istedi. Böylece Peygamber Efendimiz (sav)'in Allah'ın elçisi olduğuna
emin olacağını belirtti. Hadis ve tarih kaynaklarına göre, aradan kısa bir süre
geçtikten sonra Kisra'nın oğlu Şivereyh'ten Bazan'a şöyle bir mektup geldi:
Ben Kisra'yı öldürdüm. Bu mektubum sana gelince, benim
namıma, halkın biatını al, Kisra'nın sana yazmış olduğu zat hakkında da, yeni
bir emrim gelinceye kadar bekle ve hiçbir teşebbüse geçme.83
Bazan ve adamları hesap edince, bu
olayın tam Peygamberimiz (sav)'in belirttiği zamanda meydana geldiğini
gördüler.84 Bazan bu büyük mucizeyi gördükten sonra iman etti ve
Müslüman oldu. Onu, Yemen'de oturan Ebnaların Müslüman olması izledi.85
Bazan, Peygamber Efendimiz (sav)'in İran valilerinden imana gelen ilk kişi idi.86
Peygamberimiz (sav)'in
kimsenin bilmediği
olayları bilmesi
Allah'ın Kuran'da bildirdiği mucize
niteliğinde bir olay da Peygamberimiz (sav)'in eşlerinden birine verdiği bir
sırla ilgilidir. Peygamberimiz (sav) hanımlarından birine gizli bir söz
söylemiş, fakat hanıma bu gizli sözü saklamayıp başkasına haber verince Allah
onun bu tavrını Peygamberimiz (sav)'e haber vermiştir. Peygamberimiz (sav) sır
tutmayan eşine bunu bildiğini açıklayınca, eşi kendisine bunu kimden
öğrendiğini sormuştur. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) bunu kendisine
Allah'ın haber verdiğini açıklamıştır. Allah bu olayı Kuran'da şöyle bildirir:
Hani Peygamber, eşlerinden bazılarına gizli bir söz
söylemişti. Derken o (eşlerinden biri), bunu haber verip Allah da ona bunu
açığa vurunca, o da (Peygamber) bir kısmını açıklamış bir kısmını (söylemekten)
vazgeçmişti. Sonunda haberi verince (eşi) demişti ki: "Bunu sana kim haber
verdi?" O da: "Bana bilen, (herşeyden) haberdar olan (Allah) haber
verdi" demişti. (Tahrim Suresi, 3)
Peygamberimiz (sav) Allah'ın kendisine
lütfu sayesinde ilim sahibi bir insandır. Allah kendisine kimsenin bilmesinin
mümkün olamayacağı haberleri bildirmektedir. Eşinin yaptığı hatayı kendisine
açıklaması da bu mucizelerinden yalnızca bir tanesidir. Öte yandan Allah bazı
Kuran ayetlerinde de Peygamberimiz (sav)'e insanların gizli yönleri,
düşünceleri ve eylemleri ile ilgili olarak kendisinin bilmesi mümkün olmayan
pek çok bilgi vermiştir. Bu bilgilerin yanı sıra Peygamberimiz (sav)'e, onlara
karşı nasıl davranacağını ve neler söyleyeceğini de bildirmiştir. Bu ayetlerden
bazıları şöyledir:
Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu)
indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da,
canları derdine düşmüştü; Allah'a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara
kapılarak: "Bu işten bize ne var ki?" diyorlardı. De ki:
"Şüphesiz işin tümü Allah'ındır." Onlar, sana açıklamadıkları şeyi
içlerinde gizli tutuyorlar, "Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada
öldürülmezdik" diyorlar. De ki: "Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine
öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu)
Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için
(yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi,
154)
"Tamam-kabul" derler. Ama yanından çıktıkları
zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar.
Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah'a tevekkül et. Vekil
olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 81)
Bedevilerden geride bırakılanlar, sana diyecekler ki:
"Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Bundan dolayı bizim için
mağfiret dile." Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar.
De ki: "Şimdi Allah, size bir zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek
olsa, sizin için Allah'a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir?
Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır." (Fetih Suresi, 11)
Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), mü'minlerin arasını ayırmak
ve daha önce Allah'a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler
ve: "Biz iyilikten başka bir şey istemedik" diye yemin edenler (var
ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.
Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiç bir zaman durma.
Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve
diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar
vardır. Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi, 107-108)
Ayetlerde Allah'ın Peygamberimiz (sav)'e
vahyettiği birçok gayb haberi bildirilmektedir. Münafıkların yalanları,
tuzakları, içlerinde gizledikleri, gerçek niyetleri Allah'tan bir mucize olarak
Peygamberimiz (sav)'e haber verilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav), Allah dilediği
takdirde kendilerini olduklarından farklı gösteren münafıkları da yüzlerinden
tanıyabilmiştir. Kuşkusuz bu büyük bir mucizedir. Hiç kimse pek çok ibadeti
yerine getiren, Müslümanların tavır ve konuşmalarını aynısıyla taklit eden,
kendisini Müslüman olarak tanıtan ve hatta Peygamberimiz (sav)'le birlikte
savaşa çıkan bir kişinin aslında ikiyüzlü bir din düşmanı olduğunu anlayamaz.
Peygamberimiz (sav)'in ise Allah'ın bildirmesiyle bu kişileri tanıdığına dair
pek çok hadis sahabelerden rivayet edilmiştir. Allah Peygamberimiz (sav)in
sahip olduğu bu ilmi Kuran'da şöyle bildirmektedir:
Eğer Biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle
onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından
da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir. (Muhammed Suresi, 30)
Peygamberimiz (sav)'in
soru sorulmadan
önce cevap vermesi
Kuran'da Hz. İsa'nın Allah'ın izniyle
insanların "yediklerini ve biriktirdiklerini" haber verdiği (Al-i
İmran Suresi, 49), Hz. Yusuf'un ise "bir yemek gelmeden onu haber
vereceği" (Yusuf Suresi, 37) bildirmiştir. Bu mucizeler Allah'ın
peygamberlerine olan bir lütfudur. Peygamberimiz (sav) de hadislerde haber
verildiğine göre, Allah'tan bir mucize olarak kendisine daha soru sorulmadan
ilgili kişiye cevap vermiş, insanların içlerinden geçirdiklerini bilmiştir.
Örneğin hadislerde bildirildiğine göre Peygamberimiz (sav) ne zaman, nerelerin
fethedileceğini sahabelere haber veriyordu.87 Yine hadislerde
bildirildiğine göre Peygamber Efendimiz (sav), eve gelecek kişileri daha gelmeden
evvel, odaya girecek olan kişileri daha odaya girmeden evvel bilirdi. Bir kişi
bir yerden geç geldiğinde, geç kalma sebeplerini hemen o kişiye haber verirdi.88
Peygamberimiz (sav) ayrıca münafık zihniyetteki kişileri, Müslümanlara kötülük
düşünen kişileri, içinden kötü fikirler geçirenleri hemen tanıyordu.89
Hadislerde bu mucizelerle ilgili
yüzlerce örnek verilmektedir. Bir hadiste Peygamberimiz (sav) Ebu Süfyan'ın
içinden geçirdiklerine bir cevap vermiş ve Ebu Süfyan bu durum karşısında bu
mübarek insanın peygamberliğine şahitlik ettiğini söylemiştir:
Ebu Süfyan mescidin bir kenarında oturuyordu. Birgün
Rasulullah (sav) elbisesine bürünerek evinden çıktı. Ebu Süfyan oturduğu
yerden: "Acaba bu ne ile mağlub etti" dedi. Rasulullah (sav) Ebu
Süfyan'ın yanına gelip eliyle onun sırtına vurdu ve: "Seni Allah ile
mağlup ettim" dedi. Ebu Süfyan: "Senin Allah Rasulu olduğuna şahitlik
ederim" dedi.90
Peygamber Efendimiz (sav)'in insanların
içinden geçirdiklerini anlayıp, buna göre cevap vermesine bir örnek ise Vabısa
ile ilgili olan hadistir:
Resulullah (sav)'e geldim. Niyetim iyilik ve günahtan ona
sormadık bir şeyi bırakmamaktı. Etrafını Müslümanlardan bir cemaat çevirmişti,
durmadan ona sorup fetva istiyorlardı. Onları yara yara ilerlemek istedim.
- Allah Resulünden uzak dur, ey Vabısa! dediler. Şöyle cevap
verdim:
- Bırakın beni de ona iyice yaklaşayım! Kendine yakın olmak
istediğim insanların en sevimlisidir o!
- "Bırakın Vabısa'yı!" buyurdu. İki veya üç kere de
bana hitaben:
- "Ey Vabısa yaklaş!" dedi. Nihayet O'na yaklaşıp
önünde oturdum. Bana şöyle buyurdu:
- "Ey Vabısa" sana ben mi haber vereyim, yoksa sen
mi bana sorarsın!"
- Bilakis sen bana haber ver! dedim.
Şöyle buyurdu:
- İyilik ve günah hakkında sormak için geldin değil mi?
- Evet! dedim. Bunun üzerine parmaklarının uçlarını bir araya
getirip onlarla göğsüme vurarak şöyle buyurdu:
"Ey Vabısa, kalbine danış, kendine danış! –iyilik,
insanlar sana fetva verseler, fetva vermeseler de, kendi kalbinin yatıştığı
şeydir; günah da, kalbi kazıyan (rahatsız eden) göğüste dolaşıp duran
şeydir!"91
Hadiste de bildirildiği gibi,
Rabbimiz'in bir lütfu olarak Peygamberimiz (sav) daha soru sorulmadan önce
kendisine sorulacak soruları bilir ve onlara göre cevaplar verirdi.
Peygamberimiz (sav)'in karşısındaki kişinin niyetini, düşüncesini anlamasına
bir diğer örnek ise Ebu'd Derda'nın Müslüman olmasıyla ilgili olan hadistir:
Ebu'd Derda bir puta tapıyordu. Abdullah
b. Revaha ile Ebu Seleme gidip o putu kırdılar. Ebu'd Derda gelip de putu o
halde görünce şöyle demekten kendini alamadı: "Yazık sana, kendini
savunamadın mı?"
Sonra Peygamber (sav)'e geldi. İbn-i Revaha yolda kendisini
gördü ve şöyle dedi: "İşte Ebu'd Derda! Mutlaka bizi aramak için
gelmiştir!" Allah Resulü (sav) de şöyle buyurdu: "Hayır! Müslüman olmak
için geliyor. Rabbim Ebu'd Derda'nın Müslüman olacağını vaat etti."92
Yukarıda verdiğimiz tüm örnekler
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in Allah'ın dilemesiyle pek çok mucize
gerçekleştirdiğini göstermektedir. Peygamberimiz (sav) üstün ahlakı, Allah
korkusu, derin imanı, tevekkülü ve samimiyeti ile Müslümanlara çok güzel bir
örnek olmuş, mucizeleriyle de iman edenlerin şevk ve heyecanlarının daha da
güçlenmelerine vesile olmuştur.
Peygamberimiz (sav)
kendi vefatını
sahabelere haber
vermiştir
Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)'in
gaybe dair verdiği haberlerin hepsi zaman içinde doğrulanmıştır. Doğrulanan her
gayb haberi bu mübarek insanın bir mucizesidir. Bu haberlerden biri de
Peygamberimiz (sav)'in kendi vefatını haber vermesidir. Hadis-i şeriflerinde
Peygamberimiz (sav) sahabeler arasında ilk kendisinin vefat edeceğini haber
vermiştir:
Allah Resulü bize bakıp şöyle demişlerdir:
"En son ölenin ben olacağımı ileri sürüyorsanız. Dikkat
edin! Ben, hepinizden önce öleceğim. Siz benden sonra öleceksiniz. 93
Peygamber (sav) bir gün çıkıp birine, ölüye dua eder gibi dua
etti. Sonra dönüp minbere çıktı ve şöyle buyurdu:
"Şüphesiz –ahirete- sizden önce gidiciyim. Ben size
tanıklık edeceğim. Vallahi şu anda havuzumu görür gibiyim. Yeryüzünün bütün
anahtarları bana verildi. Vallahi, benden sonra şirke sapmanızdan korkmuyorum
–çünkü sapmazsınız!- Ama –dünya malı için- birbirinizle yarışmanızdan
korkuyorum!" 94
Peygamberimiz bir diğer hadislerinde
kendisine vefat edeceğinin vahyedildiğini bildirmektedir:
"Allah Resulü (sav) gece vakti beni uyandırıp şöyle
buyurdu:
"Ey Ebi Müveyhibe! Baki ehli için Allah'tan istiğfarda
bulunmakla emrolundum!" Bunun üzerine onunla beraber çıktım. Baki'e
gittik. Orada ellerini kaldırıp kabir ehli için istiğfarda bulundu. Sonra şöyle
buyurdu: "Sizin yaşadıklarınız sonrakilere göre çok hafiftir. Fitneler
onlara karanlık gecenin parçaları gibi gelecektir. Sonu başından daha kötü
olacaktır. Ey Ebu Müveyhibe, bana yeryüzünün hazineleri ve orada ebedi kalma
imkanı verildi. Sonra da cennet verildi. Bununla Allah'a kavuşmak arasında
muhayyer (seçim yapma) kılındım. Ben de Allah'a kavuşmak arasında muhayyer
kılındım. Ben de Allah'a kavuşmayı tercih ettim." Sonra oradan
ayrıldı."95
Peygamberimiz (sav)kendi vefatı ile
ilgili birçok detay haber vermiştir. Bu hadislerin her birinin Peygamberimiz
(sav)'in söylediği şekilde gerçekleşmesi Allah'tan büyük bir mucizedir. Bu
durum müminlerin de imanlarını kat kat artırmış, imanda daha da
derinleşmelerine Allah'ın izniyle vesile olmuştur. Hadislerde Peygamber
Efendimiz hangi gün vefat edeceğini de haber vermiştir:
... Ben Pazartesi günü doğdum. Vahiy Pazartesi günü geldi.
Pazartesi günü hicret ettim ve Pazartesi günü öleceğim!"96
İbn-i Hanbel ve Beyhaki, İbn-i Abbas'dan naklederek şöyle
demişlerdir:
"Peygamberimiz (sav) Pazartesi günü doğdu, Pazartesi
günü peygamber oldu, Mekke'den muhacir olarak Pazartesi günü çıktı. Medine'ye
Pazartesi günü girdi, Mekke Pazartesi günü fethedildi ve Pazartesi günü vefat
etti."97
Peygamber Efendimiz (sav) bazı
hadislerinde de vefat edeceği yeri bildirmiştir.
"Hicret edeceğim yer, -öldüğüm zaman gömülüp- yatacağım
yer, Medine'dir!"98
Medine, hicret edeceğim yerdir. Orada öleceğim ve orada
dirileceğim!"99
Peygamberimiz (sav)'in bildirdiklerinin
aynı şekilde gerçekleşmesi Allah'ın büyük bir mucizesidir.
Peygamberimiz
sahabelerin şehadetlerini
haber vermiştir
Peygamberimiz (sav), Allah'ın bir
mucizesi olarak, kendi vefatı gibi sahabelerin vefatlarını da gerçekleşmelerinden
çok uzun zaman önce haber vermiştir. Bu hadislerde birçok sahabenin ölümleriyle
ilgili detaylar bildirilmektedir. Bazı sahabelere şehit olacakları, nasıl bir
yerde ölecekleri haber verilmiştir. Peygamberimiz (sav)'in bu gayb haberlerinin
aynı şekilde gerçekleştiğine şahit olan müminler için bu çok büyük bir müjde
olmuştur. Bu hadislerin her biri Allah'ın alemler üzerine seçip, üstün kıldığı
Peygamberimiz (sav)'e Allah'ın nasip ettiği mucizelerdir:
Peygamberimiz
(sav)
Hz. Ömer'in şehadetini
haber vermiştir
Ebu Ya'la, sahih bir senetle, Sehl b. Sa'd'dan naklederek
şöyle demiştir:
"Üstünde, Allah Resulü (sav), Ebu Bekir ve Ömer ve
Osman'ın bulunduğu Uhud –dağı- sallandı ve Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu:
"Sallanma, sabit ve sakin ol ey Uhud! Üzerinde bir
Peygamber, bir Sıddık ya da iki Şehid var!"100
Taberani, İbn-i Ömer (ra)'dan naklederek şöyle demiştir:
Allah Resulü (sav) bir bahçedeydi. Ebu Bekir girmek için izin
isteyince şöyle buyurdu: "Ona izin verin, onu cennetle müjdeleyin!"
Sonra Ömer izin istedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Ona da izin verin,
onu cennet ve şehitlikle müjdeleyin! Sonra Osman izin istedi. Şöyle buyurdu:
"Ona izin verin ve hem cennet, hem de şehitlikle müjdeleyin"101
Peygamberimiz
(sav)
Hz. Osman'ın
şehadetini haber vermiştir
Ebu Ya'la, müminlerin annesi Hafsa'dan naklederek şöyle
demiştir:
"Allah Resulü (sav) Osman'a haber gönderip çağırttı ve
şöyle buyurdu:
"Öldürülüp şehit olacaksın! Sabret, Allah sana sabır
versin.
Allah'ın sana on sene altı ay giydireceği –hilafet- gömleğini
sakın çıkartma!" Dönüp giderken, Allah Resulü (sav) arkasından şöyle
buyurdu: "Allah sana sabır versin. Oruçlu iken şehit edilip öleceksin.
Orucunu benimle açacaksın!"102
Taberani el-Evsat'ta ve Beyhaki, Zeyd b. Erkam'dan naklederek
şöyle demişlerdir:
"Allah Resulü (sav) beni gönderirken şöyle buyurdu:
"Haydi Ebu Bekir'e git, evinde elbisesini giyinmiş bir
halde göreceksin. Ona cenneti müjdele! Sonra Ömer'e git! Onu da Seniyye
tepesinde, bir merkep üzerine perçemi düşmüş halde göreceksin. Ona da cenneti
müjdele! Ardından Osman'a git! Onu da çarşıda alışveriş yaparken bulacaksın.
Ona zor bir imtihan geçirdikten sonra cenneti hak edeceğini müjdele!"
Gittiğimde üçünü de Allah Resulü'nün buyurduğu şekilde buldum.103
Allah Resulü (sav)'in şöyle buyurduğunu duydum:
Yanımda meleklerden biri varken Osman yanıma gelmişti. Melek
şöyle dedi:
İşte halkının öldüreceği bir Şehit! Ondan biz bile haya
ederiz.104
Peygamberimiz
(sav)
Hz. Ali'nin
şehadetini haber vermiştir
Hakim –sahihtir kaydıyla- Ali'den naklederek şöyle demiştir:
Allah Resulü (sav), Ali'ye –yanaklarını göstererek- şöyle
buyurdu:
"Buradan buradan darbe yiyeceksin, kanın sakalını
bulayıncaya dek akacak!"105
Peygamber (sav) Ali'ye şöyle buyurdu: "İnsanların en
kötüsü, -başını göstererek- burana vuracak. –Sakalını göstererek –Bu da kana
bulanacak.106
Peygamber (sav) ile Ali'nin yanına girdik. Hastaydı. Ebu
Bekir ve Ömer de oradaydı. Biri arkadaşına şöyle dedi: "Galiba
ölecek!"
Allah Resulü (sav) de şöyle buyurdu: "O asla kendi
kendine ölmeyecek. Öldürülecek…"107
Peygamberimiz
(sav)
Hz. Hüseyin'in
şehadetini haber vermiştir
Allah Resulü (sav) bir gün uyuyordu. Elinde kırmızı bir
toprak vardı."
Ey Allah Resulü, bu toprak nedir? diye sordum.
Buyurdu ki: Cebrail –Hüseyin'i kasdederek- onun Irak
topraklarında öldürüleceğini söyledi. Bu toprak, oranın toprağıdır."108
"Hüseyin'i kastederek bu oğlum Kerbela denilen yerde
öldürülecek. Onu orada gören ona yardım etsin!" Bunun üzerine Enes b. el
Haris Kerbela'ya gitti. Hüseyin ile beraber orada öldürüldü.109
Peygamberimiz (sav)'in Hz. Ömer, Hz.
Osman, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin ile ilgili bildirdiği şehadet haberleri
gerçekleşmiş ve Peygamberimiz (sav)'in ardından İslam dininin yayılmasında çok
büyük bir sorumluluk üstlenen bu samimi Müslümanlar şehit edilmişlerdir. Bu
mübarek Müslümanların şehadetleri ile Peygamberimiz (sav)'in verdiği gayb
haberlerinin bir bölümü daha gerçekleşmiştir. Bunların her biri Allah'ın,
mübarek elçisi Hz. Muhammed (sav)'e nasip ettiği birer mucizesidir.
Peygamberimiz (sav)'in
ahir zaman
alametleri hakkında
bildirdikleri
Ahir zaman, kıyamet öncesinde dünya
üzerinde yaşanacak olan bir dönemdir. Peygamberimiz (sav)'in, ahir zamanda
gerçekleşecek olan olaylarla ilgili de pek çok haberi bize ulaşmıştır. Bu
olayların, içinde bulunduğumuz dönemde birer birer gerçekleşiyor olması
Peygamberimiz (sav)'in mucizelerinden biridir. Hz. Muhammed (sav) kendi
yaşadığı dönemden 1400 yıl sonrasında meydana gelecek olayları, sanki o dönemi
izlemiş gibi detaylı olarak anlatmıştır. Peygamberimiz (sav)'in
gerçekleşeceğini bildirdiği ahir zaman alametlerinden bazıları aşağıda özet
halinde açıklanmıştır.
İran-Irak Savaşı
Ahir zamanda meydana gelecek önemli bir
savaş hadiste şöyle haber verilir:
Şevval ayında ayaklanma Zilkade'de harb konuşmaları,
Zilhicce'de ise harb vaki olacak.110
Hadiste belirtilen Şevval, Zilkade ve
Zilhicce ayları İran-Irak Savaşı'nın gelişim aşamalarıyla aynı tarihlere denk
gelmektedir:
Şevval ayında
ayaklanma...
İran Şahı'na karşı olan ilk ayaklanma
bilindiği gibi hadiste belirtilen 5 Şevval 1398 (8 Eylül 1976)'de olmuştur.
Zilkade'de harp
konuşmaları ve Zilhicce'de ise harp vaki olacak...
Hicri 1400 Zilhicce (1980 Ekim) ayında
İran-Irak arasındaki savaş tam anlamıyla başlamıştı.
Bir başka hadiste de bu savaşın
ayrıntıları şöyle tarif edilir:
Faris yönünden gelecek olan bir kavimdir ki, şöyle
diyecekler: "Ey Araplar! Siz fazla taassuba kaçtınız! Siz bunlara gereği
gibi hak tanımazsanız, sizinle hiç kimse birlik kurmayacaktır... Bir gün,
onlara ve bir gün de sizlere verilsin, ve karşılıklı sözler tutulsun..."
Onlar Mutıka çıkacaklar, Müslümanlar oradan aşağı yazıya inecekler... Müşrikler
öbür yandaki (Rakabe) denilen bir simsiyah olan nehrin kenarında duracaklar... Aralarında
savaş olacak: Her iki ordudan, Allah, zaferi kaldıracak… (Kıyamet Alametleri,
s. 179)
- Faris yönünden gelecek olan :
İran tarafından gelecek olan
- Faris :
İran - İranlı
- Yazıya inecekler :
Ovaya inecekler (Irak Ovası)
- Mutık :
Yöredeki bir dağın adı
- Rakabe :
Petrol kuyularının çok
olduğu bölgedir.
"Ey Araplar! Siz fazla taassuba kaçtınız! Siz bunlara
gereği gibi hak tanımazsanız, sizinle hiç kimse birlik kurmayacaktır…"
Hadisin bu bölümünde iki taraf arasında,
ırkçılıktan kaynaklanan bir anlaşmazlığın olacağına dikkat çekiliyor olabilir.
Bu anlaşmazlık sebebiyle, "Yazı"ya (yani Irak Ovası'na) inileceği ve
savaşın başlayacağı anlaşılmaktadır.
Allah, her iki
ordudan zaferi kaldıracak...
Bu hadisin de işaret ettiği gibi, İran-Irak
Savaşı 8 yıl sürmüş ve binlerce kayıp verilmesine rağmen bir netice
alınamamıştır. İki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamamıştır.
Afganistan'ın
İşgali
Talikan'a (Afganistan'a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala'nın
orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır.111
Hadiste Afganistan'ın ahir zamanda işgal
edileceğine işaret vardır. Gerçekten de Rusların Afganistan'ı işgali olan 1979
yılı Hicri 1400 yılına, diğer bir ifadeyle Hicri 14. yüzyılın başlangıcına denk
gelmektedir.
Orada altın ve gümüş
olmayan hazineleri vardır...
Rivayetin bu bölümünde de Afganistan'ın
maddi zenginliklerine dikkat çekilmektedir. Bugün Afganistan'da çeşitli
sebeplerle işletilmeye açılmamış büyük petrol yatakları, demir havzaları ve
kömür madenleri tespit edilmiştir.
Fırat'ın Suyunun
Kesilmesi
Fırat Nehri'nin suyunun kesilip
durdurulması da Peygamber Efendimiz (sav)'in haber verdiği ahir zaman
alametlerindendir:
Fırat Nehri'nin suyu çekilerek altın hazinesini açıklaması
zamanı yaklaşıyor. Her kim, o zaman orada bulunursa o
hazineden bir şey almasın.112
Diğer hadislerde bu olayın ayrıntılarıyla ilgili önemli
bilgiler verilmektedir:
Resulullah:
Fırat Nehri altın bir d ağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmayacaktır.
İnsanlar onun için harb edecek ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecek,
onlardan her adam, keşke kurtulan ben olsaydım, diyecektir buyurmuşlar.113
Resulullah
şöyle buyurdu: Yakında Fırat Nehri altın hazinesini açığa çıkarır, kim buna
hazır bulunursa, ondan bir şey almasın.114
Görüldüğü gibi ahir zamanın önemli bir alameti olan Fırat
Nehri'nin suyunun durdurulması ve altın değerinde bir hazinenin ortaya çıkması
pek çok büyük hadis kitabında yer almaktadır.
Şimdi yukarıda yer verdiğimiz hadislerde geçen bu konuyla
ilgili önemli ifadeleri tek tek ele alarak inceleyelim:
Resulullah
buyurdu ki: (1) Fırat Nehri'nin suyu çekilip (2) altından bir dağ meydana
çıkmadıkça kıyamet kopmaz... (Riyazü's Salihin, 3/332)
(1) Fırat Nehri'nin suyunun
çekilip...
Suyuti'nin kitabında bu hadis "suyun durdurulması"
olarak geçmektedir. Gerçekten de Keban Barajı, Fırat Nehri'nin suyunu
durdurarak kesmiştir.
(2) "Altın"dan bir dağ
meydana çıkmadıkça...
Yapılan baraj sayesinde; elektriğin üretilmesi, toplanan
suyun arazide kullanılarak toprağın veriminin artması ve ulaşım kolaylığının
sağlanması gibi sebeplerle, buradaki topraklar "altın" gibi kıymetli
hale gelmiştir.
Keban Barajı ve Fırat Nehri üzerine sonradan kurulan diğer
barajlar, betondan dev birer dağı andırmaktadır. Bu barajlardan
(hadis-i şerifteki benzetmeye göre dağdan) altın değerinde servet
dökülmektedir. Dolayısıyla barajlar "altın bir dağ" özelliği
kazanmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir)
Peygamber Efendimiz (sav)'in ahir
zamanda gelişecek olaylarla ilgili haber verdiği başka bilgiler de vardır. Bu
bilgilerle ilgili detaylı bilgiler daha önce yayınlanmış olan, Hz. İsa'nın
Geliş Alametleri, Ahir Zaman ve Dabbetü'l Arz, Kıyamet Alametleri gibi
kitaplarımızda bulunmaktadır. Aşağıda ise bu alametler başlıklar halinde sıralanmıştır:
- Ramazan Ayı'nda Ay ve Güneş
Tutulmaları
- Kuyruklu Yıldızın Doğması
- Kabe Baskını ve Kabe'de Kan Akıtılması
- Doğu Tarafından Bir Ateşin Görünmesi
- Güneş'ten Bir Alametin Belirmesi
- Yaygın Katliamların Meydana Gelmesi
- Şam ve Mısır Meliklerinin Öldürülmesi
- Mısırlıların Esir Alınması
- Şehirlerin Yok Olması
- Harap Olmuş Yerlerin İmarı
- Dördüncü Sulh ve Arap - İsrail Barışı
- Iraklıların Parası Kalmayacak
- Bağdat'ın Alevlerle Yok Edilmesi
- Irak ve Şam'a Ambargo
- Irak'ın Yeniden Yapılanması
- Şam'da Fitneler
- Şam, Irak, Arabistan'da Kargaşa
- Müslümanlarla Yahudilerin Savaşması
- Masum Çocukların Öldürülmesi
- Fitnelerin Çoğalması
- Haramların Helal Sayılması
- Allah'ın Açıkça İnkar Edilmesi
- Depremlerin Artması
- Ahlaki Çöküş
- Salgın Hastalıklar
- Çöllerin Yeşertilmesi
- Sahte Mesihlerin Ortaya Çıkışı
Yukarıda sadece bazılarını
maddeleştirdiğimiz Peygamberimiz (sav)'in tüm bu hadislerdeki işaretleri, 1400
yıl içinde değişik zamanlarda ve dünyanın farklı farklı bölgelerinde tek tek de
görünmüş olabilir, ancak Hicri 1400 yılından itibaren hepsi aynı dönem içinde,
birbiri ardına gerçekleşmiştir. Bu da Peygamberimiz (sav)'in başka bir
hadisindeki haberin gerçekleşmesi demektir:
"Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir
dizideki boncukların art arda kopması gibi."115
SONUÇ
Tarih boyunca insanlar, iman etmek için
kendilerine gönderilen elçilerden mucizeler istemişlerdir. Hz. Musa'dan, Hz. İsa'dan,
Hz. Hud'dan, Hz. Muhammed (sav)'den, kısacası tüm peygamberlerden hep aynı
talepte bulunmuş, daima bir olağanüstülük beklentisi içinde olmuşlardır. Allah
da mucizelerle bazı peygamberlerine lütufta bulunmuş, onları Katından yardımla
güçlendirmiş, tebliğlerini ve fikri mücadelelerini kolaylaştırmıştır. Oysa akıl
ve vicdan sahibi insanlar, Allah'a inanmak için mucize görmeye ihtiyaç
duymazlar. Çünkü anlayış sahibi bir insan için var olan herşey Allah'ın
varlığının apaçık bir delilidir.
Atomlardan galaksilere kadar, evrenin
her parçası Allah'ın varlığının ve yaratmasının muhteşem delilleri ile doludur.
Israrla mucize görmek isteyen insanların çoğunun gerçek niyetleri ise, Allah
mucizelerini gösterdiği zaman ortaya çıkmıştır. Elçilerin mucizelerine inanmak
yerine onları hayali suçlamalarla, örneğin büyücülük veya bozgunculuk yapmakla
itham etmeleri bunun bir göstergesidir. Nitekim Allah Kuran'da iman
etmeyenlerin bu konudaki samimiyetsizliklerini şöyle haber vermektedir:
Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse, kesin
olarak ona inanacaklarına dair Allah'a yemin ettiler. De ki: "Ayetler,
ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının
şuurunda değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları
gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda
terk ederiz. Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler
konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah'ın dilediği dışında-
yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam
Suresi, 109-111)
Allah'ın ayetlerde bildirdiği gibi
peygamberlerden ısrarla mucize isteyen iman etmeyenler, bunu iman etmek için
bir delil olarak değil, kendilerince peygamberleri zor durumda bırakmak ve
denemek için istemektedirler. Onlar, kendi sığ akıllarınca peygamberleri
yalancı çıkarmak ve böylece kendi inkarlarına bahane bulmak amacı gütmüşlerdir.
Nitekim mucize görmeden iman etmeyeceklerini söyleyen inkarcılar mucize
gördükleri takdirde de iman etmemekte, bu sefer de peygamberlere sözde büyücü
oldukları ve kendilerini büyüledikleri iftirasını atmaktadırlar. Ayetlerde şu
şekilde buyrulmuştur:
Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip
eğleniyorlar. "Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir" dediler.
(Saffat Suresi, 14-15)
Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve:
"(Bu,) Süregelen bir büyüdür" derler. (Kamer Suresi, 2)
Birçok insanın mucizelerle imanlarının sağlamlaşması
elbette Allah'tan büyük bir lütuftur. Ancak akıl ve vicdan sahibi insanlar,
evrende var olan herşeyin yaratılışındaki olağanüstülüğü görerek Allah'a iman
eder, ayrıca peygamberlerden de özel bir mucize beklentisi içinde olmazlar.
Eğer Rabbimiz çeşitli mucizeler tecelli ettirirse bu onların heyecanlarını,
şevklerini ve azimlerini güçlendiren birer nimet olur. İman etmeyenler ise
tarih boyunca, böyle bir beklenti içinde olmaktan dolayı büyük kayıplara
uğramışlardır. İnkarlarına sözde bir bahane bulabilmek için peygamberlerin
tebliğ ettikleri gerçekleri göz ardı etmiş ve sadece olağanüstülük arayışına
girmişlerdir. Kuşkusuz Rabbimiz'in, "Dilersek, onların üzerine gökten
bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir."
(Şuara Suresi, 4) ayetiyle de bildirdiği gibi, Allah dilerse bu insanların
hepsine tek bir mucize ile boyun eğdirir. Fakat tüm bunlar dünyadaki imtihan
ortamının gereklerine uygun olarak gerçekleşmektedir.
Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed
(sav)'in mucizeleri de tüm Müslümanlar için büyük bir müjde, Allah'tan bir
yardım ve lütuftur. Bu mucizeler iman edenlerin imanlarını daha da
güçlendirecek ve Allah'ın Peygamberimiz (sav)'e indirdiği Yüce kitabı Kuran-ı
Kerim'e daha büyük bir şevkle bağlanmalarına vesile olacak birer delildir.
EVRİM
ALDATMACASI
Darwinizm, yani evrim teorisi, yaratılış
gerçeğini reddetmek amacıyla ortaya atılmış, ancak başarılı olamamış bilim dışı
bir safsatadan başka bir şey değildir. Canlılığın, cansız maddelerden tesadüfen
oluştuğunu iddia eden bu teori, evrende ve canlılarda çok mucizevi bir düzen
bulunduğunun bilim tarafından ispat edilmesiyle çürümüştür. Böylece Allah'ın
tüm evreni ve canlıları yaratmış olduğu gerçeği, bilim tarafından da
kanıtlanmıştır. Bugün evrim teorisini ayakta tutmak için dünya çapında
yürütülen propaganda, sadece bilimsel gerçeklerin çarpıtılmasına, taraflı
yorumlanmasına, bilim görüntüsü altında söylenen yalanlara ve yapılan
sahtekarlıklara dayalıdır.
Ancak bu propaganda gerçeği
gizleyememektedir. Evrim teorisinin bilim tarihindeki en büyük yanılgı olduğu,
son 20-30 yıldır bilim dünyasında giderek daha yüksek sesle dile
getirilmektedir. Özellikle 1980'lerden sonra yapılan araştırmalar, Darwinist
iddiaların tamamen yanlış olduğunu ortaya koymuş ve bu gerçek pek çok bilim
adamı tarafından dile getirilmiştir. Özellikle ABD'de, biyoloji, biyokimya,
paleontoloji gibi farklı alanlardan gelen çok sayıda bilim adamı, Darwinizm'in
geçersizliğini görmekte, canlıların kökenini artık yaratılış gerçeğiyle
açıklamaktadırlar. Bugün bilimsel gelişmeler, evreni ve tüm canlıları
Allah'ın yaratmış olduğu gerçeğini gözler önüne sermektedir.
Evrim teorisinin çöküşünü ve yaratılışın
delillerini diğer pek çok çalışmamızda bütün bilimsel detaylarıyla ele aldık ve
almaya devam ediyoruz. Ancak konuyu, taşıdığı büyük önem nedeniyle, burada da
özetlemekte yarar vardır.
Darwin'i Yıkan Zorluklar
Evrim teorisi, tarihi eski Yunan'a kadar
uzanan bir öğreti olmasına karşın, kapsamlı olarak 19. yüzyılda ortaya atıldı.
Teoriyi bilim dünyasının gündemine sokan en önemli gelişme, Charles Darwin'in
1859 yılında yayınlanan Türlerin Kökeni adlı kitabıydı. Darwin bu
kitapta dünya üzerindeki farklı canlı türlerini Allah'ın ayrı ayrı yarattığı
gerçeğine karşı çıkıyordu. Darwin'e göre, tüm türler ortak bir atadan geliyorlardı
ve zaman içinde küçük değişimlerle farklılaşmışlardı.
Darwin'in teorisi, hiçbir somut bilimsel
bulguya dayanmıyordu; kendisinin de kabul ettiği gibi sadece bir "mantık
yürütme" idi. Hatta Darwin'in kitabındaki "Teorinin Zorlukları"
başlıklı uzun bölümde itiraf ettiği gibi, teori pek çok önemli soru karşısında
açık veriyordu.
Darwin, teorisinin önündeki zorlukların
gelişen bilim tarafından aşılacağını, yeni bilimsel bulguların teorisini
güçlendireceğini umuyordu. Bunu kitabında sık sık belirtmişti. Ancak gelişen
bilim, Darwin'in umutlarının tam aksine, teorinin temel iddialarını birer birer
dayanaksız bırakmıştır.
Darwinizm'in bilim karşısındaki
yenilgisi, üç temel başlıkta incelenebilir:
1) Teori, hayatın yeryüzünde ilk kez
nasıl ortaya çıktığını asla açıklayamamaktadır.
2) Teorinin öne sürdüğü "evrim
mekanizmaları"nın, gerçekte evrimleştirici bir etkiye sahip olduğunu
gösteren hiçbir bilimsel bulgu yoktur.
3) Fosil kayıtları, evrim teorisinin
öngörülerinin tam aksine bir tablo ortaya koymaktadır.
Bu bölümde, bu üç temel başlığı ana
hatları ile inceleyeceğiz.
Aşılamayan İlk Basamak:
Hayatın Kökeni
Evrim teorisi, tüm canlı türlerinin,
bundan yaklaşık 3.8 milyar yıl önce ilkel dünyada ortaya çıkan tek bir canlı
hücreden geldiklerini iddia etmektedir. Tek bir hücrenin nasıl olup da
milyonlarca kompleks canlı türünü oluşturduğu ve eğer gerçekten bu tür bir
evrim gerçekleşmişse neden bunun izlerinin fosil kayıtlarında bulunamadığı,
teorinin açıklayamadığı sorulardandır. Ancak tüm bunlardan önce, iddia edilen
evrim sürecinin ilk basamağı üzerinde durmak gerekir. Sözü edilen o "ilk
hücre" nasıl ortaya çıkmıştır?
Evrim teorisi, yaratılışı reddettiği,
hiçbir doğaüstü müdahaleyi kabul etmediği için, o "ilk hücre"nin,
hiçbir tasarım, plan ve düzenleme olmadan, doğa kanunları içinde rastlantısal
olarak meydana geldiğini iddia eder. Yani teoriye göre, cansız madde tesadüfler
sonucunda ortaya canlı bir hücre çıkarmış olmalıdır. Ancak bu, bilinen en temel
biyoloji kanunlarına aykırı bir iddiadır.
"Hayat Hayattan Gelir"
Darwin, kitabında hayatın kökeni
konusundan hiç söz etmemişti. Çünkü onun dönemindeki ilkel bilim anlayışı,
canlıların çok basit bir yapıya sahip olduklarını varsayıyordu. Ortaçağ'dan
beri inanılan "spontane jenerasyon" adlı teoriye göre, cansız
maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabileceklerine
inanılıyordu. Bu dönemde böceklerin yemek artıklarından, farelerin de buğdaydan
oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Bunu ispatlamak için de ilginç deneyler
yapılmıştı. Kirli bir paçavranın üzerine biraz buğday konmuş ve biraz
beklendiğinde bu karışımdan farelerin oluşacağı sanılmıştı.
Etlerin kurtlanması da hayatın cansız
maddelerden türeyebildiğine bir delil sayılıyordu. Oysa daha sonra
anlaşılacaktı ki, etlerin üzerindeki kurtlar kendiliklerinden oluşmuyorlar,
sineklerin getirip bıraktıkları gözle görülmeyen larvalardan çıkıyorlardı.
Darwin'in Türlerin Kökeni adlı
kitabını yazdığı dönemde ise, bakterilerin cansız maddeden oluşabildikleri
inancı, bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu.
Oysa Darwin'in kitabının
yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime
temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve
deneyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti: "Cansız maddelerin
hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür." 116
Evrim teorisinin savunucuları,
Pasteur'ün bulgularına karşı uzun süre direndiler. Ancak gelişen bilim, canlı
hücresinin karmaşık yapısını ortaya çıkardıkça, hayatın kendiliğinden
oluşabileceği iddiasının geçersizliği daha da açık hale geldi.
20. Yüzyıldaki Sonuçsuz Çabalar
20. yüzyılda hayatın kökeni konusunu ele
alan ilk evrimci, ünlü Rus biyolog Alexander Oparin oldu. Oparin, 1930'lu yıllarda
ortaya attığı birtakım tezlerle, canlı hücresinin tesadüfen meydana
gelebileceğini ispat etmeye çalıştı. Ancak bu çalışmalar başarısızlıkla
sonuçlanacak ve Oparin şu itirafı yapmak zorunda kalacaktı: "Maalesef
hücrenin kökeni, evrim teorisinin tümünü içine alan en karanlık noktayı
oluşturmaktadır." 117
Oparin'in yolunu izleyen evrimciler,
hayatın kökeni konusunu çözüme kavuşturacak deneyler yapmaya çalıştılar. Bu
deneylerin en ünlüsü, Amerikalı kimyacı Stanley Miller tarafından 1953 yılında
düzenlendi. Miller, ilkel dünya atmosferinde olduğunu iddia ettiği gazları bir
deney düzeneğinde birleştirerek ve bu karışıma enerji ekleyerek, proteinlerin
yapısında kullanılan birkaç organik molekül (aminoasit) sentezledi.
O yıllarda evrim adına önemli bir aşama
gibi tanıtılan bu deneyin geçerli olmadığı ve deneyde kullanılan atmosferin
gerçek dünya koşullarından çok farklı olduğu, ilerleyen yıllarda ortaya
çıkacaktı.118
Uzun süren bir sessizlikten sonra
Miller'in kendisi de kullandığı atmosfer ortamının gerçekçi olmadığını itiraf
etti.119
Hayatın kökeni sorununu açıklamak için
20. yüzyıl boyunca yürütülen tüm evrimci çabalar hep başarısızlıkla sonuçlandı.
San Diego Scripps Enstitüsü'nden ünlü jeokimyacı Jeffrey Bada, evrimci Earth
dergisinde 1998 yılında yayınlanan bir makalede bu gerçeği şöyle kabul eder:
Bugün, 20. yüzyılı geride bırakırken, hala, 20. yüzyıla
girdiğimizde sahip olduğumuz en büyük çözülmemiş problemle karşı karşıyayız:
Hayat yeryüzünde nasıl başladı?120
Hayatın Kompleks Yapısı
Evrim teorisinin hayatın kökeni
konusunda bu denli büyük bir açmaza girmesinin başlıca nedeni, en basit sanılan
canlı yapıların bile inanılmaz derecede karmaşık yapılara sahip olmasıdır.
Canlı hücresi, insanoğlunun yaptığı bütün teknolojik ürünlerden daha
karmaşıktır. Öyle ki bugün dünyanın en gelişmiş laboratuvarlarında bile cansız
maddeler biraraya getirilerek canlı bir hücre üretilememektedir.
Bir hücrenin meydana gelmesi için
gereken şartlar, asla rastlantılarla açıklanamayacak kadar fazladır. Hücrenin
en temel yapı taşı olan proteinlerin rastlantısal olarak sentezlenme ihtimali;
500 aminoasitlik ortalama bir protein için, 10950'de 1'dir. Ancak
matematikte 1050'de 1'den küçük olasılıklar pratik olarak
"imkansız" sayılır. Hücrenin çekirdeğinde yer alan ve genetik bilgiyi
saklayan DNA molekülü ise, inanılmaz bir bilgi bankasıdır. İnsan DNA'sının
içerdiği bilginin, eğer kağıda dökülmeye kalkılsa, 500'er sayfadan oluşan 900
ciltlik bir kütüphane oluşturacağı hesaplanmaktadır.
Bu noktada çok ilginç bir ikilem daha
vardır: DNA, yalnız birtakım özelleşmiş proteinlerin (enzimlerin) yardımı ile
eşlenebilir. Ama bu enzimlerin sentezi de ancak DNA'daki bilgiler doğrultusunda
gerçekleşir. Birbirine bağımlı olduklarından, eşlemenin meydana gelebilmesi
için ikisinin de aynı anda var olmaları gerekir. Bu ise, hayatın kendiliğinden
oluştuğu senaryosunu çıkmaza sokmaktadır. San Diego California
Üniversitesi'nden ünlü evrimci Prof. Leslie Orgel, Scientific American
dergisinin Ekim 1994 tarihli sayısında bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Son derece kompleks yapılara sahip olan proteinlerin ve
nükleik asitlerin (RNA ve DNA) aynı yerde ve aynı zamanda rastlantısal olarak
oluşmaları aşırı derecede ihtimal dışıdır. Ama bunların birisi olmadan diğerini
elde etmek de mümkün değildir. Dolayısıyla insan, yaşamın kimyasal yollarla
ortaya çıkmasının asla mümkün olmadığı sonucuna varmak zorunda kalmaktadır.121
Kuşkusuz eğer hayatın doğal etkenlerle
ortaya çıkması imkansız ise, bu durumda hayatın doğaüstü bir biçimde
"yaratıldığını" kabul etmek gerekir. Bu gerçek, en temel amacı
yaratılışı reddetmek olan evrim teorisini açıkça geçersiz kılmaktadır.
Evrimin Hayali Mekanizmaları
Darwin'in teorisini geçersiz kılan
ikinci büyük nokta, teorinin "evrim mekanizmaları" olarak öne sürdüğü
iki kavramın da gerçekte hiçbir evrimleştirici güce sahip olmadığının
anlaşılmış olmasıdır. Darwin, ortaya attığı evrim iddiasını tamamen "doğal
seleksiyon" mekanizmasına bağlamıştı. Bu mekanizmaya verdiği önem,
kitabının isminden de açıkça anlaşılıyordu: Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon
Yoluyla...
Doğal seleksiyon, doğal seçme demektir.
Doğadaki yaşam mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların
hayatta kalacağı düşüncesine dayanır. Örneğin yırtıcı hayvanlar tarafından
tehdit edilen bir geyik sürüsünde, daha hızlı koşabilen geyikler hayatta
kalacaktır. Böylece geyik sürüsü, hızlı ve güçlü bireylerden oluşacaktır. Ama
elbette bu mekanizma, geyikleri evrimleştirmez, onları başka bir canlı türüne,
örneğin atlara dönüştürmez. Dolayısıyla doğal seleksiyon mekanizması hiçbir
evrimleştirici güce sahip değildir. Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve Türlerin
Kökeni adlı kitabında "Faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal
seleksiyon hiçbir şey yapamaz" demek zorunda kalmıştı.122
Lamarck'ın Etkisi
Peki bu "faydalı
değişiklikler" nasıl oluşabilirdi? Darwin, kendi döneminin ilkel bilim
anlayışı içinde, bu soruyu Lamarck'a dayanarak cevaplamaya çalışmıştı.
Darwin'den önce yaşamış olan Fransız biyolog Lamarck'a göre, canlılar yaşamları
sırasında geçirdikleri fiziksel değişiklikleri sonraki nesle aktarıyorlar,
nesilden nesile biriken bu özellikler sonucunda yeni türler ortaya çıkıyordu.
Örneğin Lamarck'a göre zürafalar ceylanlardan türemişlerdi, yüksek ağaçların
yapraklarını yemek için çabalarken nesilden nesile boyunları uzamıştı.
Darwin de benzeri örnekler vermiş,
örneğin Türlerin Kökeni adlı kitabında, yiyecek bulmak için suya giren
bazı ayıların zamanla balinalara dönüştüğünü iddia etmişti.123
Ama Mendel'in keşfettiği ve 20. yüzyılda
gelişen genetik bilimiyle kesinleşen kalıtım kanunları, kazanılmış özelliklerin
sonraki nesillere aktarılması efsanesini kesin olarak yıktı. Böylece doğal
seleksiyon "tek başına" ve dolayısıyla tümüyle etkisiz bir mekanizma
olarak kalmış oluyordu.
Neo-Darwinizm ve Mutasyonlar
Darwinistler ise bu duruma bir çözüm
bulabilmek için 1930'ların sonlarında, "Modern Sentetik Teori"yi ya
da daha yaygın ismiyle neo-Darwinizm'i ortaya attılar. Neo-Darwinizm, doğal
seleksiyonun yanına "faydalı değişiklik sebebi" olarak mutasyonları,
yani canlıların genlerinde radyasyon gibi dış etkiler ya da kopyalama hataları
sonucunda oluşan bozulmaları ekledi.
Bugün de hala dünyada evrim adına
geçerliliğini koruyan model neo-Darwinizm'dir. Teori, yeryüzünde bulunan
milyonlarca canlı türünün, bu canlıların, kulak, göz, akciğer, kanat gibi
sayısız kompleks organlarının "mutasyonlara", yani genetik
bozukluklara dayalı bir süreç sonucunda oluştuğunu iddia etmektedir. Ama
teoriyi çaresiz bırakan açık bir bilimsel gerçek vardır: Mutasyonlar canlıları
geliştirmezler, aksine her zaman için canlılara zarar verirler.
Bunun nedeni çok basittir: DNA çok
kompleks bir düzene sahiptir. Bu molekül üzerinde oluşan herhangi rastgele bir
etki ancak zarar verir. Amerikalı genetikçi B. G. Ranganathan bunu şöyle
açıklar:
Mutasyonlar küçük, rasgele ve zararlıdırlar. Çok ender olarak
meydana gelirler ve en iyi ihtimalle etkisizdirler. Bu üç özellik,
mutasyonların evrimsel bir gelişme meydana getiremeyeceğini gösterir. Zaten
yüksek derecede özelleşmiş bir organizmada meydana gelebilecek rastlantısal bir
değişim, ya etkisiz olacaktır ya da zararlı. Bir kol saatinde meydana gelecek
rasgele bir değişim kol saatini geliştirmeyecektir. Ona büyük ihtimalle zarar
verecek veya en iyi ihtimalle etkisiz olacaktır. Bir deprem bir şehri
geliştirmez, ona yıkım getirir.124
Nitekim bugüne kadar hiçbir yararlı,
yani genetik bilgiyi geliştiren mutasyon örneği gözlemlenmedi. Tüm
mutasyonların zararlı olduğu görüldü. Anlaşıldı ki, evrim teorisinin
"evrim mekanizması" olarak gösterdiği mutasyonlar, gerçekte canlıları
sadece tahrip eden, sakat bırakan genetik olaylardır. (İnsanlarda mutasyonun en
sık görülen etkisi de kanserdir.) Elbette tahrip edici bir mekanizma
"evrim mekanizması" olamaz. Doğal seleksiyon ise, Darwin'in de kabul
ettiği gibi, "tek başına hiçbir şey yapamaz." Bu gerçek bizlere
doğada hiçbir "evrim mekanizması" olmadığını göstermektedir. Evrim
mekanizması olmadığına göre de, evrim denen hayali süreç yaşanmış olamaz.
Fosil Kayıtları:
Ara Formlardan Eser Yok
Evrim teorisinin iddia ettiği senaryonun
yaşanmamış olduğunun en açık göstergesi ise fosil kayıtlarıdır.
Evrim teorisine göre bütün canlılar
birbirlerinden türemişlerdir. Önceden var olan bir canlı türü, zamanla bir
diğerine dönüşmüş ve bütün türler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. Teoriye göre
bu dönüşüm yüz milyonlarca yıl süren uzun bir zaman dilimini kapsamış ve kademe
kademe ilerlemiştir.
Bu durumda, iddia edilen uzun dönüşüm
süreci içinde sayısız "ara türler"in oluşmuş ve yaşamış olmaları
gerekir.
Örneğin geçmişte, balık özelliklerini
taşımalarına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı
balık-yarı sürüngen canlılar yaşamış olmalıdır. Ya da sürüngen özelliklerini
taşırken, bir yandan da bazı kuş özellikleri kazanmış sürüngen-kuşlar ortaya
çıkmış olmalıdır. Bunlar, bir geçiş sürecinde oldukları için de, sakat, eksik,
kusurlu canlılar olmalıdır. Evrimciler geçmişte yaşamış olduklarına inandıkları
bu teorik yaratıklara "ara-geçiş formu" adını verirler.
Eğer gerçekten bu tür canlılar geçmişte
yaşamışlarsa bunların sayılarının ve çeşitlerinin milyonlarca hatta milyarlarca
olması gerekir. Ve bu ucube canlıların kalıntılarına mutlaka fosil kayıtlarında
rastlanması gerekir. Darwin, Türlerin Kökeni'nde bunu şöyle
açıklamıştır:
Eğer teorim doğruysa, türleri birbirine bağlayan sayısız
ara-geçiş çeşitleri mutlaka yaşamış olmalıdır... Bunların yaşamış olduklarının
kanıtları da sadece fosil kalıntıları arasında bulunabilir.125
Darwin'in Yıkılan Umutları
Ancak 19. yüzyılın ortasından bu yana
dünyanın dört bir yanında hummalı fosil araştırmaları yapıldığı halde bu ara
geçiş formlarına rastlanamamıştır. Yapılan kazılarda ve araştırmalarda elde
edilen bütün bulgular, evrimcilerin beklediklerinin aksine, canlıların
yeryüzünde birdenbire, eksiksiz ve kusursuz bir biçimde ortaya çıktıklarını
göstermiştir.
Ünlü İngiliz paleontolog (fosil bilimci)
Derek W. Ager, bir evrimci olmasına karşın bu gerçeği şöyle itiraf eder:
Sorunumuz şudur: Fosil kayıtlarını detaylı olarak
incelediğimizde, türler ya da sınıflar seviyesinde olsun, sürekli olarak aynı
gerçekle karşılaşırız; kademeli evrimle gelişen değil, aniden yeryüzünde oluşan
gruplar görürüz.126
Yani fosil kayıtlarında, tüm canlı
türleri, aralarında hiçbir geçiş formu olmadan eksiksiz biçimleriyle aniden
ortaya çıkmaktadırlar. Bu, Darwin'in öngörülerinin tam aksidir. Dahası, bu
canlı türlerinin yaratıldıklarını gösteren çok güçlü bir delildir. Çünkü bir
canlı türünün, kendisinden evrimleştiği hiçbir atası olmadan, bir anda ve
kusursuz olarak ortaya çıkmasının tek açıklaması, o türün yaratılmış olmasıdır.
Bu gerçek, ünlü evrimci biyolog Douglas Futuyma tarafından da kabul edilir:
Yaratılış ve evrim, yaşayan canlıların kökeni hakkında
yapılabilecek yegane iki açıklamadır. Canlılar dünya üzerinde ya tamamen
mükemmel ve eksiksiz bir biçimde ortaya çıkmışlardır ya da böyle olmamıştır.
Eğer böyle olmadıysa, bir değişim süreci sayesinde kendilerinden önce var olan
bazı canlı türlerinden evrimleşerek meydana gelmiş olmalıdırlar. Ama eğer
eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıkmışlarsa, o halde sonsuz güç sahibi
bir akıl tarafından yaratılmış olmaları gerekir.127
Fosiller ise, canlıların yeryüzünde
eksiksiz ve mükemmel bir biçimde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Yani
"türlerin kökeni", Darwin'in sandığının aksine, evrim değil
yaratılıştır.
İnsanın Evrimi Masalı
Evrim teorisini savunanların en çok
gündeme getirdikleri konu, insanın kökeni konusudur. Bu konudaki Darwinist
iddia, bugün yaşayan modern insanın maymunsu birtakım yaratıklardan geldiğini
varsayar. 4-5 milyon yıl önce başladığı varsayılan bu süreçte, modern insan ile
ataları arasında bazı "ara form"ların yaşadığı iddia edilir. Gerçekte
tümüyle hayali olan bu senaryoda dört temel "kategori" sayılır:
1- Australopithecus
2- Homo habilis
3- Homo erectus
4- Homo sapiens
Evrimciler, insanların sözde ilk maymunsu atalarına
"güney maymunu" anlamına gelen "Australopithecus" ismini
verirler. Bu canlılar gerçekte soyu tükenmiş bir maymun türünden başka bir şey
değildir. Lord Solly Zuckerman ve Prof. Charles Oxnard gibi İngiltere ve
ABD'den dünyaca ünlü iki anatomistin Australopithecus örnekleri üzerinde
yaptıkları çok geniş kapsamlı çalışmalar, bu canlıların sadece soyu tükenmiş
bir maymun türüne ait olduklarını ve insanlarla hiçbir benzerlik
taşımadıklarını göstermiştir.128
Evrimciler insan evriminin bir sonraki safhasını da,
"homo" yani insan olarak sınıflandırırlar. İddiaya göre homo
serisindeki canlılar, Australopithecuslar'dan daha gelişmişlerdir. Evrimciler,
bu farklı canlılara ait fosilleri ardı ardına dizerek hayali bir evrim şeması
oluştururlar. Bu şema hayalidir, çünkü gerçekte bu farklı sınıfların arasında
evrimsel bir ilişki olduğu asla ispatlanamamıştır. Evrim teorisinin 20.
yüzyıldaki en önemli savunucularından biri olan Ernst Mayr, "Homo
sapiens'e uzanan zincir gerçekte kayıptır" diyerek bunu kabul eder.129
Evrimciler "Australopithecus > Homo habilis >
Homo erectus > Homo sapiens" sıralamasını yazarken, bu türlerin her
birinin, bir sonrakinin atası olduğu izlenimini verirler. Oysa
paleoantropologların son bulguları, Australopithecus, Homo habilis ve Homo
erectus'un dünya'nın farklı bölgelerinde aynı dönemlerde yaşadıklarını
göstermektedir.130
Dahası Homo erectus sınıflamasına ait insanların bir bölümü
çok modern zamanlara kadar yaşamışlar, Homo sapiens neandertalensis ve Homo
sapiens sapiens (modern insan) ile aynı ortamda yan yana bulunmuşlardır.131
Bu ise elbette bu sınıfların birbirlerinin ataları oldukları
iddiasının geçersizliğini açıkça ortaya koymaktadır. Harvard Üniversitesi
paleontologlarından Stephen Jay Gould, kendisi de bir evrimci olmasına karşın,
Darwinist teorinin içine girdiği bu çıkmazı şöyle açıklar:
Eğer
birbiri ile paralel bir biçimde yaşayan üç farklı hominid (insanımsı) çizgisi
varsa, o halde bizim soy ağacımıza ne oldu? Açıktır ki, bunların biri
diğerinden gelmiş olamaz. Dahası, biri diğeriyle karşılaştırıldığında evrimsel
bir gelişme trendi göstermemektedirler.132
Kısacası, medyada ya da ders kitaplarında yer alan hayali
birtakım "yarı maymun, yarı insan" canlıların çizimleriyle, yani sırf
propaganda yoluyla ayakta tutulmaya çalışılan insanın evrimi senaryosu, hiçbir
bilimsel temeli olmayan bir masaldan ibarettir. Bu konuyu uzun yıllar
inceleyen, özellikle Australopithecus fosilleri üzerinde 15 yıl araştırma yapan
İngiltere'nin en ünlü ve saygın bilim adamlarından Lord Solly Zuckerman, bir
evrimci olmasına rağmen, ortada maymunsu canlılardan insana uzanan gerçek bir
soy ağacı olmadığı sonucuna varmıştır.
Zuckerman bir de ilginç bir "bilim
skalası" yapmıştır. Bilimsel olarak kabul ettiği bilgi dallarından, bilim
dışı olarak kabul ettiği bilgi dallarına kadar bir yelpaze oluşturmuştur.
Zuckerman'ın bu tablosuna göre en "bilimsel" -yani somut verilere
dayanan- bilgi dalları kimya ve fiziktir. Yelpazede bunlardan sonra biyoloji
bilimleri, sonra da sosyal bilimler gelir. Yelpazenin en ucunda, yani en
"bilim dışı" sayılan kısımda ise, Zuckerman'a göre, telepati, altıncı
his gibi "duyum ötesi algılama" kavramları ve bir de "insanın
evrimi" vardır! Zuckerman, yelpazenin bu ucunu şöyle açıklar:
Objektif gerçekliğin alanından çıkıp da, biyolojik bilim
olarak varsayılan bu alanlara -yani duyum ötesi algılamaya ve insanın fosil
tarihinin yorumlanmasına- girdiğimizde, evrim teorisine inanan bir kimse için
herşeyin mümkün olduğunu görürüz. Öyle ki teorilerine kesinlikle inanan bu
kimselerin çelişkili bazı yargıları aynı anda kabul etmeleri bile mümkündür.133
İşte insanın evrimi masalı da,
teorilerine körü körüne inanan birtakım insanların buldukları bazı fosilleri ön
yargılı bir biçimde yorumlamalarından ibarettir.
Darwin Formülü!
Şimdiye kadar ele aldığımız tüm teknik
delillerin yanında, isterseniz evrimcilerin nasıl saçma bir inanışa sahip
olduklarını bir de çocukların bile anlayabileceği kadar açık bir örnekle
özetleyelim.
Evrim teorisi canlılığın tesadüfen
oluştuğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla bu iddiaya göre cansız ve şuursuz
atomlar biraraya gelerek önce hücreyi oluşturmuşlardır ve sonrasında aynı atomlar
bir şekilde diğer canlıları ve insanı meydana getirmişlerdir. Şimdi düşünelim;
canlılığın yapıtaşı olan karbon, fosfor, azot, potasyum gibi elementleri
biraraya getirdiğimizde bir yığın oluşur. Bu atom yığını, hangi işlemden
geçirilirse geçirilsin, tek bir canlı oluşturamaz. İsterseniz bu konuda bir
"deney" tasarlayalım ve evrimcilerin aslında savundukları, ama yüksek
sesle dile getiremedikleri iddiayı onlar adına "Darwin Formülü"
adıyla inceleyelim:
Evrimciler, çok sayıda büyük varilin
içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir,
magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda
bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeleri
de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri kadar amino asit,
istedikleri kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşma ihtimali 10-950
olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem
versinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin
başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar babadan
oğula, kuşaktan kuşağa aktararak nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene
sürekli varillerin başında beklesinler.
Bir canlının oluşması için hangi
şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun.
Ancak, ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir canlı
çıkartamazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri,
papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri,
muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları,
incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk
renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar.
Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir
hücresini bile elde edemezler.
Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya
gelerek hücreyi oluşturamazlar. Sonra yeni bir karar vererek bir hücreyi ikiye
bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra
kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri oluşturamazlar.
Madde, ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.
Bunun aksini iddia eden evrim teorisi
ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attığı iddialar
üzerinde biraz bile düşünmek, üstteki örnekte olduğu gibi, bu gerçeği açıkça
gösterir.
Göz ve Kulaktaki Teknoloji
Evrim teorisinin kesinlikle açıklama
getiremeyeceği bir diğer konu ise göz ve kulaktaki üstün algılama kalitesidir.
Gözle ilgili konuya geçmeden önce "Nasıl görürüz?" sorusuna kısaca
cevap verelim. Bir cisimden gelen ışınlar, gözde retinaya ters olarak düşer. Bu
ışınlar, buradaki hücreler tarafından elektrik sinyallerine dönüştürülür ve beynin
arka kısmındaki görme merkezi denilen küçücük bir noktaya ulaşır. Bu elektrik
sinyalleri bir dizi işlemden sonra beyindeki bu merkezde görüntü olarak
algılanır. Bu bilgiden sonra şimdi düşünelim:
Beyin ışığa kapalıdır. Yani beynin içi
kapkaranlıktır, ışık beynin bulunduğu yere kadar giremez. Görüntü merkezi
denilen yer kapkaranlık, ışığın asla ulaşmadığı, belki de hiç karşılaşmadığınız
kadar karanlık bir yerdir. Ancak siz bu zifiri karanlıkta ışıklı, pırıl pırıl
bir dünyayı seyretmektesiniz.
Üstelik bu o kadar net ve kaliteli bir
görüntüdür ki 21. yüzyıl teknolojisi bile her türlü imkana rağmen bu netliği
sağlayamamıştır. Örneğin şu anda okuduğunuz kitaba, kitabı tutan ellerinize
bakın, sonra başınızı kaldırın ve çevrenize bakın. Şu anda gördüğünüz netlik ve
kalitedeki bu görüntüyü başka bir yerde gördünüz mü? Bu kadar net bir görüntüyü
size dünyanın bir numaralı televizyon şirketinin ürettiği en gelişmiş
televizyon ekranı dahi veremez. 100 yıldır binlerce mühendis bu netliğe
ulaşmaya çalışmaktadır. Bunun için fabrikalar, dev tesisler kurulmakta,
araştırmalar yapılmakta, planlar ve tasarımlar geliştirilmektedir. Yine bir TV
ekranına bakın, bir de şu anda elinizde tuttuğunuz bu kitaba. Arada büyük bir
netlik ve kalite farkı olduğunu göreceksiniz. Üstelik, TV ekranı size iki
boyutlu bir görüntü gösterir, oysa siz üç boyutlu, derinlikli bir perspektifi
izlemektesiniz.
Uzun yıllardır on binlerce mühendis üç
boyutlu TV yapmaya, gözün görme kalitesine ulaşmaya çalışmaktadırlar. Evet, üç
boyutlu bir televizyon sistemi yapabildiler ama onu da gözlük takmadan üç
boyutlu görmek mümkün değil, kaldı ki bu suni bir üç boyuttur. Arka taraf daha
bulanık, ön taraf ise kağıttan dekor gibi durur. Hiçbir zaman gözün gördüğü
kadar net ve kaliteli bir görüntü oluşmaz. Kamerada da, televizyonda da mutlaka
görüntü kaybı meydana gelir.
İşte evrimciler, bu kaliteli ve net
görüntüyü oluşturan mekanizmanın tesadüfen oluştuğunu iddia etmektedirler.
Şimdi biri size, odanızda duran televizyon tesadüfler sonucunda oluştu, atomlar
biraraya geldi ve bu görüntü oluşturan aleti meydana getirdi dese ne
düşünürsünüz? Binlerce kişinin biraraya gelip yapamadığını şuursuz atomlar
nasıl yapsın?
Gözün gördüğünden daha ilkel olan bir
görüntüyü oluşturan alet tesadüfen oluşamıyorsa, gözün ve gözün gördüğü görüntünün
de tesadüfen oluşamayacağı çok açıktır. Aynı durum kulak için de geçerlidir.
Dış kulak, çevredeki sesleri kulak kepçesi vasıtasıyla toplayıp orta kulağa
iletir; orta kulak aldığı ses titreşimlerini güçlendirerek iç kulağa aktarır;
iç kulak da bu titreşimleri elektrik sinyallerine dönüştürerek beyne gönderir.
Aynen görmede olduğu gibi duyma işlemi de beyindeki duyma merkezinde
gerçekleşir.
Gözdeki durum kulak için de geçerlidir,
yani beyin, ışık gibi sese de kapalıdır, ses geçirmez. Dolayısıyla dışarısı ne
kadar gürültülü de olsa beynin içi tamamen sessizdir. Buna rağmen en net sesler
beyinde algılanır. Ses geçirmeyen beyninizde bir orkestranın senfonilerini
dinlersiniz, kalabalık bir ortamın tüm gürültüsünü duyarsınız. Ama o anda
hassas bir cihazla beyninizin içindeki ses düzeyi ölçülse, burada keskin bir
sessizliğin hakim olduğu görülecektir.
Net bir görüntü elde edebilmek ümidiyle
teknoloji nasıl kullanılıyorsa, ses için de aynı çabalar onlarca yıldır
sürdürülmektedir. Ses kayıt cihazları, müzik setleri, birçok elektronik alet,
sesi algılayan müzik sistemleri bu çalışmalardan bazılarıdır. Ancak, tüm
teknolojiye, bu teknolojide çalışan binlerce mühendise ve uzmana rağmen kulağın
oluşturduğu netlik ve kalitede bir sese ulaşılamamıştır. En büyük müzik sistemi
şirketinin ürettiği en kaliteli müzik setini düşünün. Sesi kaydettiğinde
mutlaka sesin bir kısmı kaybolur veya az da olsa mutlaka parazit oluşur veya
müzik setini açtığınızda daha müzik başlamadan bir cızırtı mutlaka duyarsınız.
Ancak insan vücudundaki teknolojinin ürünü olan sesler son derece net ve
kusursuzdur. Bir insan kulağı, hiçbir zaman müzik setinde olduğu gibi cızırtılı
veya parazitli algılamaz; ses ne ise tam ve net bir biçimde onu algılar. Bu
durum, insan yaratıldığı günden bu yana böyledir.
Şimdiye kadar insanoğlunun yaptığı
hiçbir görüntü ve ses cihazı, göz ve kulak kadar hassas ve başarılı birer
algılayıcı olamamıştır. Ancak görme ve işitme olayında, tüm bunların ötesinde,
çok büyük bir gerçek daha vardır.
Beynin İçinde Gören ve
Duyan Şuur Kime Aittir?
Beynin içinde, ışıl ışıl renkli bir
dünyayı seyreden, senfonileri, kuşların cıvıltılarını dinleyen, gülü koklayan
kimdir?
İnsanın gözlerinden, kulaklarından,
burnundan gelen uyarılar, elektrik sinyali olarak beyne gider. Biyoloji, fizyoloji
veya biyokimya kitaplarında bu görüntünün beyinde nasıl oluştuğuna dair birçok
detay okursunuz. Ancak, bu konu hakkındaki en önemli gerçeğe hiçbir yerde
rastlayamazsınız: Beyinde, bu elektrik sinyallerini görüntü, ses, koku ve his
olarak algılayan kimdir? Beynin içinde göze, kulağa, burna ihtiyaç duymadan tüm
bunları algılayan bir şuur bulunmaktadır. Bu şuur kime aittir?
Elbette bu şuur beyni oluşturan
sinirler, yağ tabakası ve sinir hücrelerine ait değildir. İşte bu yüzden,
herşeyin maddeden ibaret olduğunu zanneden Darwinist-materyalistler bu sorulara
hiçbir cevap verememektedirler. Çünkü bu şuur, Allah'ın yaratmış olduğu ruhtur.
Ruh, görüntüyü seyretmek için göze, sesi duymak için kulağa ihtiyaç duymaz.
Bunların da ötesinde düşünmek için beyne ihtiyaç duymaz. Bu açık ve ilmi
gerçeği okuyan her insanın, beynin içindeki birkaç santimetreküplük,
kapkaranlık mekana tüm kainatı üç boyutlu, renkli, gölgeli ve ışıklı olarak
sığdıran Yüce Allah'ı düşünüp, O'ndan korkup, O'na sığınması gerekir.
Materyalist Bir İnanç
Buraya kadar incelediklerimiz, evrim
teorisinin bilimsel bulgularla açıkça çelişen bir iddia olduğunu
göstermektedir. Teorinin hayatın kökeni hakkındaki iddiası bilime aykırıdır,
öne sürdüğü evrim mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici etkisi yoktur ve
fosiller teorinin gerektirdiği ara formların yaşamadıklarını göstermektedir. Bu
durumda, elbette, evrim teorisinin bilime aykırı bir düşünce olarak bir kenara
atılması gerekir. Nitekim tarih boyunca dünya merkezli evren modeli gibi pek
çok düşünce, bilimin gündeminden çıkarılmıştır. Ama evrim teorisi ısrarla
bilimin gündeminde tutulmaktadır. Hatta bazı insanlar teorinin eleştirilmesini
"bilime saldırı" olarak göstermeye bile çalışmaktadırlar. Peki
neden?..
Bu durumun nedeni, evrim teorisinin bazı
çevreler için, kendisinden asla vazgeçilemeyecek dogmatik bir inanış oluşudur.
Bu çevreler, materyalist felsefeye körü körüne bağlıdırlar ve Darwinizm'i de
doğaya getirilebilecek yegane materyalist açıklama olduğu için
benimsemektedirler.
Bazen bunu açıkça itiraf da ederler.
Harvard Üniversitesi'nden ünlü bir genetikçi ve aynı zamanda önde gelen bir
evrimci olan Richard Lewontin, "önce materyalist, sonra bilim adamı"
olduğunu şöyle itiraf etmektedir:
Bizim materyalizme bir inancımız var, 'a priori' (önceden
kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir
açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine,
materyalizme olan 'a priori' bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir
açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm
mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin
veremeyiz.134
Bu sözler, Darwinizm'in, materyalist
felsefeye bağlılık uğruna yaşatılan bir dogma olduğunun açık ifadeleridir. Bu
dogma, maddeden başka hiçbir varlık olmadığını varsayar. Bu nedenle de cansız,
bilinçsiz maddenin, hayatı yarattığına inanır. Milyonlarca farklı canlı
türünün; örneğin kuşların, balıkların, zürafaların, kaplanların, böceklerin,
ağaçların, çiçeklerin, balinaların ve insanların maddenin kendi içindeki
etkileşimlerle, yani yağan yağmurla, çakan şimşekle, cansız maddenin içinden
oluştuğunu kabul eder. Gerçekte ise bu, hem akla hem bilime aykırı bir
kabuldür. Ama Darwinistler kendi deyimleriyle "İlahi bir açıklamanın
sahneye girmemesi" için, bu kabulü savunmaya devam etmektedirler.
Canlıların kökenine materyalist bir ön
yargı ile bakmayan insanlar ise, şu açık gerçeği göreceklerdir: Tüm canlılar,
üstün bir güç, bilgi ve akla sahip olan bir Yaratıcı'nın eseridirler. Yaratıcı,
tüm evreni yoktan var eden, en kusursuz biçimde düzenleyen ve tüm canlıları
yaratıp şekillendiren Allah'tır.
Evrim Teorisi Dünya Tarihinin
En Etkili Büyüsüdür
Burada şunu da belirtmek gerekir ki, ön
yargısız, hiçbir ideolojinin etkisi altında kalmadan, sadece aklını ve
mantığını kullanan her insan, bilim ve medeniyetten uzak toplumların
hurafelerini andıran evrim teorisinin inanılması imkansız bir iddia olduğunu
kolaylıkla anlayacaktır.
Yukarıda da belirtildiği gibi, evrim
teorisine inananlar, büyük bir varilin içine birçok atomu, molekülü, cansız
maddeyi dolduran ve bunların karışımından zaman içinde düşünen, akleden,
buluşlar yapan profesörlerin, üniversite öğrencilerinin, Einstein, Hubble gibi
bilim adamlarının, Frank Sinatra, Charlton Heston gibi sanatçıların, bunun yanı
sıra ceylanların, limon ağaçlarının, karanfillerin çıkacağına inanmaktadırlar.
Üstelik, bu saçma iddiaya inananlar bilim adamları, profesörler, kültürlü,
eğitimli insanlardır. Bu nedenle evrim teorisi için "dünya tarihinin en
büyük ve en etkili büyüsü" ifadesini kullanmak yerinde olacaktır. Çünkü,
dünya tarihinde insanların bu derece aklını başından alan, akıl ve mantıkla
düşünmelerine imkan tanımayan, gözlerinin önüne sanki bir perde çekip çok açık
olan gerçekleri görmelerine engel olan bir başka inanç veya iddia daha yoktur.
Bu, Afrikalı bazı kabilelerin totemlere,
Sebe halkının Güneş'e tapmasından, Hz. İbrahim'in kavminin elleri ile
yaptıkları putlara, Hz. Musa'nın kavminin altından yaptıkları buzağıya tapmalarından
çok daha vahim ve akıl almaz bir körlüktür. Gerçekte bu durum, Allah'ın
Kuran'da haber verdiği bir akılsızlıktır. Allah, bazı insanların anlayışlarının
kapanacağını ve gerçekleri görmekten aciz duruma düşeceklerini birçok ayetinde
bildirmektedir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:
Şüphesiz, inkar edenleri uyarsan da, uyarmasan da, onlar için
fark etmez; inanmazlar. Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir;
gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır. (Bakara Suresi,
6-7)
… Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır
bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar
gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. (Araf Suresi,
179)
Allah başka ayetlerde ise, bu insanların
mucizeler görseler bile inanmayacak kadar büyülendiklerini şöyle
bildirmektedir:
Onların üzerlerine gökyüzünden bir kapı açsak, ordan yukarı
yükselseler de, mutlaka: "Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir
topluluğuz" diyeceklerdir. (Hicr Suresi, 14-15)
Bu kadar geniş bir kitlenin üzerinde bu
büyünün etkili olması, insanların gerçeklerden bu kadar uzak tutulmaları ve 150
yıldır bu büyünün bozulmaması ise, kelimelerle anlatılamayacak kadar hayret verici
bir durumdur. Çünkü, bir veya birkaç insanın imkansız senaryolara, saçmalık ve
mantıksızlıklarla dolu iddialara inanmaları anlaşılabilir. Ancak dünyanın dört
bir yanındaki insanların, şuursuz ve cansız atomların ani bir kararla biraraya
gelip; olağanüstü bir organizasyon, disiplin, akıl ve şuur gösterip kusursuz
bir sistemle işleyen evreni, canlılık için uygun olan her türlü özelliğe sahip
olan Dünya gezegenini ve sayısız kompleks sistemle donatılmış canlıları meydana
getirdiğine inanmasının, "büyü"den başka bir açıklaması yoktur.
Nitekim, Allah Kuran'da, inkarcı
felsefenin savunucusu olan bazı kimselerin, yaptıkları büyülerle insanları
etkilediklerini Hz. Musa ve Firavun arasında geçen bir olayla bizlere
bildirmektedir. Hz. Musa, Firavun'a hak dini anlattığında, Firavun Hz. Musa'ya,
kendi "bilgin büyücüleri" ile insanların toplandığı bir yerde
karşılaşmasını söyler. Hz. Musa, büyücülerle karşılaştığında, büyücülere önce
onların marifetlerini sergilemelerini emreder. Bu olayın anlatıldığı ayetler
şöyledir:
(Musa:) "Siz atın" dedi. (Asalarını) atıverince,
insanların gözlerini büyüleyiverdiler, onları dehşete düşürdüler ve (ortaya)
büyük bir sihir getirmiş oldular. (Araf Suresi, 116)
Görüldüğü gibi Firavun'un büyücüleri
yaptıkları "aldatmacalar"la -Hz. Musa ve ona inananlar dışında-
insanların hepsini büyüleyebilmişlerdir. Ancak, onların attıklarına karşılık
Hz. Musa'nın ortaya koyduğu delil, onların bu büyüsünü, ayetteki ifadeyle
"uydurduklarını yutmuş" yani etkisiz kılmıştır:
Biz de Musa'ya: "Asanı fırlatıver" diye vahyettik.
(O da fırlatıverince) bir de baktılar ki, o bütün uydurduklarını
derleyip-toparlayıp yutuyor. Böylece hak yerini buldu, onların bütün yapmakta
oldukları geçersiz kaldı. Orada yenilmiş oldular ve küçük düşmüşler olarak tersyüz
çevrildiler. (Araf Suresi, 117-119)
Ayetlerde de bildirildiği gibi, daha
önce insanları büyüleyerek etkileyen bu kişilerin yaptıklarının bir sahtekarlık
olduğunun anlaşılması ile, söz konusu insanlar küçük düşmüşlerdir. Günümüzde de
bir büyünün etkisiyle, bilimsellik kılıfı altında son derece saçma iddialara
inanan ve bunları savunmaya hayatlarını adayanlar, eğer bu iddialardan
vazgeçmezlerse gerçekler tam anlamıyla açığa çıktığında ve "büyü
bozulduğunda" küçük duruma düşeceklerdir. Nitekim, yaklaşık 60 yaşına
kadar evrimi savunan ve ateist bir felsefeci olan, ancak daha sonra gerçekleri
gören Malcolm Muggeridge evrim teorisinin yakın gelecekte düşeceği durumu şöyle
açıklamaktadır:
Ben kendim, evrim teorisinin, özellikle uygulandığı
alanlarda, geleceğin tarih kitaplarındaki en büyük espri malzemelerinden biri
olacağına ikna oldum. Gelecek kuşak, bu kadar çürük ve belirsiz bir hipotezin
inanılmaz bir saflıkla kabul edilmesini hayretle karşılayacaktır.135
Bu gelecek, uzakta değildir aksine çok
yakın bir gelecekte insanlar "tesadüfler"in ilah olamayacaklarını
anlayacaklar ve evrim teorisi dünya tarihinin en büyük aldatmacası ve en
şiddetli büyüsü olarak tanımlanacaktır. Bu şiddetli büyü, büyük bir hızla
dünyanın dört bir yanında insanların üzerinden kalkmaya başlamıştır. Artık
evrim aldatmacasının sırrını öğrenen birçok insan, bu aldatmacaya nasıl
kandığını hayret ve şaşkınlıkla düşünmektedir.
KAYNAKLAR
1. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz
(sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003,
s.241
2. Buhari, Bed'ü'l-Vahy, Enbiya 21,
Tefsir, Alâk Ta'bir 1; Müslim, İman 252, (160); Tirmizi, Menakıb 13, (3636).
3. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 242
4. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 297
5. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 298
6. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 298
7. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 298
8. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 297
9. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 300
10. Sözler, s. 185
11. Yrd. Doç. Dr. Mehmed Kileci,
Risale-i Nur'da Kuran Mucizesi, İz Yayıncılık, İstanbul, 1998, s. 60
12. Ahmet Cevdet Paşa, Muallim Mahir iz,
Peygamber Efendimiz (sav), Hediye Kitaplar, s. 55-56
13. Said Nursi, Mektubat, s: 166-169
14. İmam-ı Gazali, İhya-ı Ulum'id-din,
Tercüme eden: Ali Arslan, Arslan Yayınları, İstanbul, cilt: 5, s:564
15. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s:286)
16. Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed,
Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 18-19
17. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, 237
18. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, 238
19. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 237
20. İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 2.
cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s. 795-796
21. İmam-ı Gazali, İhya-ı Ulum'id-din,
Tercüme eden: Ali Arslan, Arslan Yayınları, İst cilt: 5, s. 565
22. Celaleyn Tefsiri Tercümesi, Tercüme
İbrahim Serdar, Yusuf Şensoy, Fatih Enes Yayınevi, İstanbul, 1997, 3. cilt, s.
1432-1433
23. Siret Ansiklopedisi, Hazırlayan:
Afzalur Rahman- Londra Siret Vakfı Başkanı, s.162
24. Said Havva, El-Esas Fi't-Tefsir, Şamil Yayınevi, İst.,
1991, 10. cilt, s. 332
25. Ömer Nasuhi Bilmen, Kur'an-ı Kerim'in Türkçe Meali Alisi
ve Tefsiri, 2. Cilt, s. 1101, 1102
26. İbn Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, Cilt 9, s.
4671
27. Müsned, İmam Ahmed, (1/309) el-Bezzar: Keşfu''l Estar
1146
28. Said Havva, El Esas Fi's Sünne, Hikmet Neşriyat, 1. cilt,
s. 393
29. İbn Kesir, Hadislerle Kuran-ı Kerim Tefsiri, Cilt 9, s.
4615
30. Siret Ansiklopedisi, Hazırlayan: Afzalur Rahman- Londra
Siret Vakfı Başkanı, Sf 164
31. İlyas Çelebi, İtikadi Açıdan Uzak ve Yakın Gelecekle
İlgili Haberler, Kitabevi, İstanbul, Mayıs 1996, s:161
32. Sahih-i Buhari, Mütercim: Mehmed Sofuoğlu, Ötüken
Yayınları, İstanbul 1987, Cilt 8, s. 3619-3620
33. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (sav)
el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 313
34. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (sav)
el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 313
35. Mektubat, 19. Mektup, s. 191
36. Mektubat, 19. Mektup, s. 221
37. Buhari, İstiska/6, 7; Müslim,
İstiska/8; Nesa''i, İstiska/10; İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 835
38. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 837
39. İbn-i Kesir, Peygamberimiz (sav)'in
Şemaili Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 183
40. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 838
41. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 847
42. İbn-i Kesir, Peygamberimiz (sav)'in
Şemaili Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 325
43. İbn-i Kesir, Peygamberimiz (sav)'in
Şemaili Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 316, 327)
44. Buhari, Da''avat/18, 25, 47; İmam
Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri:
Naim Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 851
45. Buhari, da''avat/54; İmam Suyuti,
Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim
Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 854
46. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 854
47. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 856
48. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 287
49. Siret Ansiklopedisi, Üçüncü Cilt, Sf
104
50. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 316
51. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 317
52. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 317
53. Ömer Nasuhi Bilmen, Ku'ran-ı
Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul, 3.
cilt, s. 1270
54. Şadi Eren, Kuran'da Gayb Bilgisi,
Işık Yayınları, İzmir, 1995, s.183
55. Celaleyn Tefsiri Tercümesi, Tercüme:
İbrahim Serdar, Yusuf Şensoy Fatih Enes Yayınevi, İstanbul, 1997, Cilt 2, s.
670
56. Ömer Nasuhi Bilmen, Ku'ran-ı
Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul, 1.
Cilt, s. 450
57. Ömer Nasuhi Bilmen, Ku'ran-ı
Kerim'in Türkçe Meali Alisi ve Tefsiri, Bilmen Basım ve Yayınevi, İstanbul, 1.
Cilt, s. 451
58. Sabuni, Safvetüt Tefasir, Ensar
Neşriyat, 2 cilt, s. 404
59. İbn Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerim
Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1991, 7. Cilt, s. 3447
60. Said Havva, El-Esas Fi't-Tefsir,
Şamil Yayınevi, İstanbul, 1991, 2. Cilt, s. 444
61. Celaleyn Tefsiri Tercümesi, Tercüme:
İbrahim Serdar, Yusuf Şensoy, Fatih Enes Yayınevi, İstanbul, 1997, 1. Cilt,
s.187
62. İbn Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerim
Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1991, 3. Cilt, s.1187
63. Muhammed Ali Es-Sabuni, Safretü't
Tefasir Tefsirlerin Özü, Ensar Neşriyat, İstanbul, 1992, Cilt 2, s. 427
64. İbn Kesir, Hadislerle Kur'an-ı Kerim
Tefsiri, Çağrı Yayınları, İstanbul, 1991, 7. Cilt, s.3318
65. http://en.wikipedia.org/wiki/Heraclius
66. Warren Treadgold, A History of the Byzantine State and
Society, Stanford University Press, 1997, ss. 287-299.
67. http://fstav.freeservers.com/emperors/heraclius.html
68. Warren Treadgold, A History of the Byzantine State and
Society, Stanford University Press, 1997, ss. 287-299.
69. http://web.genie.it/utenti/i/inanna/livello2-i/mediterraneo-1-i.htm;
http://impearls.blogspot.com/2003_12_07_impearls_archive.html;
http://en.wikipedia.org/wiki/Heraclius
70. World Book Encyclopedia, 2003, Contributor: Bernard
Reich, Ph.D., Professor of Political Science and International Affairs, George
Washington University.
71. Buhârî, Tefsir, Kasas Suresi 2,
Kütüb-i Sitte- 729
72. Imam Taberi, Taberi Tefsiri, Cilt 5,
Ümit Yayıncılık, İstanbul, s. 2276
73. Celâleyn Tefsiri Tercümesi, Tercüme:
İbrahim Serdar, Yusuf Şensoy, Faith Enes Yayınevi, İstanbul, 1997, 3. Cilt, s.
1843
74. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i
Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 420
75. H.U. Rahman, İslam Tarihi Kronolojisi,
Birleşik Yayıncılık, İstanbul 1995, s. 70-71
76. Prof. Dr. İbrahim Canan, Kütüb-i
Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 416
77.
http://www.mustakiim.de/Islam/Islam%20Tarihi/bilgi5.htm
78. http://www.mustakiim.de/Islam/Islam%20Tarihi/bilgi5.htm
79. İbn'i Sad, Tabakat, 1:260; Salih
Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul,
1998, s. 223
80. Taberi, 1:260; Taberi, 3:91,
İnsanü'l-Uyun, 3:292; Salih Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı,
Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1998, s. 223
81. Taberi, 3/91; Salih Suruç, Kainatın
Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1998, s.223-224
82. Taberi, 3/91; Salih Suruç, Kainatın
Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1998, s.224
83. Taberi, 3/91; Salih Suruç, Kainatın
Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1998, s.224
84. İbni Sa'd, Tabakat, 1:260; Salih
Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul,
1998, s.225
85. Taberi, 3/91; Salih Suruç, Kainatın
Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1998, s.225
86. Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya ve
Tevanih-i Hülefa, 1:182; Salih Suruç, Kainatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı,
Yeni Asya Yayınları, İstanbul, 1998,s.225
87. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 696-700)
88. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 688-689
89. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 689-691
90. Haris; İbn Hacer Askalani, Metalib-u
Aliye 4, Tevhid Yayınları, 1996, 3839, s. 17)
91. İbn-i Kesir, Peygamberimiz (sav)'in
Şemaili, Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 361
92. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 680
93. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 1115
94. Buhari, Cenaiz/72, Menakıb/25; İmam
Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri:
Naim Erdoğan İz Yayıncılık, İstanbul, 2003, s. 1119
95. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 1118
96. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 1120
97. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 1120
98. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s.1120
99. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 1121
100. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 726
101. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 726
102. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 729
103. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 728
104. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 728
105. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 734
106. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 734
107. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 734
108. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 736
109. İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle
Peygamberimiz (sav) el-Hasaisü'l-Kübra, Çeviri: Naim Erdoğan İz Yayıncılık,
İstanbul, 2003, s. 737
110. Kıyamet Alametleri, s. 166
111. Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il
Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 59
112. Riyazü's Salihin, 3/332
113. Sahih-i Müslim, 11/320
114.Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il
Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 28
116. Sidney Fox, Klaus Dose, Molecular Evolution and The
Origin of Life, Marcel Dekker, New York, 1977, s. 2.
117. Alexander I. Oparin, Origin of Life, Dover Publications,
New York, 1936, 1953 (yeni baskı), s.196.
118. "New Evidence on Evolution of Early Atmosphere and
Life", Bulletin of the American Meteorological Society, cilt 63, Kasım
1982, ss. 1328-1330.
119. Stanley Miller, Molecular Evolution of Life: Current
Status of the Prebiotic Synthesis of Small Molecules, 1986, s. 7.
120. Jeffrey Bada, Earth, Şubat 1998, s. 40.
121. Leslie E. Orgel, "The Origin of Life on
Earth", Scientific American, cilt 271, Ekim 1994, s. 78.
122. Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of
the First Edition, s. 189.
123. Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of
the First Edition, s. 184.
124. B. G. Ranganathan, Origins?, The Banner Of Truth Trust,
Pennsylvania, 1988.
125. Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of
the First Edition, Harvard University Press, 1964, s. 179.
126. Derek A. Ager, "The Nature of the Fossil
Record", Proceedings of the British Geological Association, cilt 87, 1976,
s. 133.
127. Douglas J. Futuyma, Science on Trial, Pantheon Books,
New York, 1983, s. 197.
128. Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, To plinger
Publications, New York, 1970, 75-94; Charles E. Oxnard, "The Place of
Australopithecines in Human Evolution: Grounds for Doubt", Nature, cilt
258, s. 389.
129. J. Rennie, "Darwin's Current Bulldog: Ernst
Mayr", Scientific American, Aralık 1992.
130. Alan Walker, Science, cilt 207, 1980, s. 1103; A. J. Kelso,
Physical Antropology, 1. baskı, J. B. Lipincott Co., New York, 1970, s. 221; M.
D. Leakey, Olduvai Gorge, cilt 3, Cambridge University Press, Cambridge, 1971,
s. 272.
131. Time, Kasım 1996.
132. S. J. Gould, Natural History, cilt 85, 1976, s. 30.
133. Solly Zuckerman, Beyond The Ivory Tower, New York:
Toplinger Publications, 1970, s. 19
134. Richard Lewontin, "The Demon-Haunted World",
The New York Review of Books, 9 Ocak 1997, s. 28.
135. Malcolm Muggeridge, The End of Christendom, Grand
Rapids: Eerdmans, 1980, s. 43.